AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Sessizliğin Gölgesi

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Foren Alator

avatar

Mesaj Sayısı : 356
Kan Durumu : Melez
Rp Partneri : yok

MesajKonu: Sessizliğin Gölgesi    Perş. Mart 01, 2012 9:39 pm

Foren Alator & Elizabeth Rhea Stonewall

Rusya'da bilinmezlikle dolu anlar...



Karanlık bir örtü gibi her yanı kuşatmış, şeytanlığını gizleyerek mağara girişindeki ruhlara bakıyordu. İçeride ne vardı? Bunu kimse bilmiyordu. Sibirya dağları kadimden beri gizlemiştir bağrında yatan her şeyi. Fakat bakanlık sonunda öğrenmişti saklı gerçekleri, tahmin ettikleri bir güçtü. Kudretin ne olduğu belli olmasa da güçlü seherbazlarını o bölgeye yollamışlardı belki sihir dünyası adına büyük bir keşif yapabilirler diye. Seherbazlardan biri gözlerini kısmış içeriye bakarken Rusya’nın soğuğuyla baş etmeye çalışıyordu. Fakat her ikisi de aslında yüreklerine salınan korkuya aldırmamaya çalışıyorlardı. Hissettikleri bir şey varsa burada zorluklar içinde görevlerini yapacaklarıydı. “ Foren bu soğuğa nasıl dayanıyorsun? “ Genç büyücü alaycı bir şekilde sırıtarak arkadaşına baktı. Bu topraklarda az vakit geçirmemişti. Karadenizin kuzey kıyılarında acısını kusmasını bitiremeden iyice yukarıya çıkmayı düşünmüştü. Planını uyguladığında da bu geniş topraklarda iyi ilişkiler kurmuş, doğal şartlara uyum sağlamayı öğrenmişti. “ Tecrübeyle Jack! Hadi içeri girelim. “ Sözleri soğuk perdeleri çekiçle döver gibi ses çıkarmış ancak hemen ardından kaybolup gitmişti. Fırtınasız bir havada masmavi gökyüzünün altında güneşin bile ısıtamadığı bu iki yabancı karanlığı delmek isteyerek gözlerini diktiler içerilere. İlk adımı atan genç büyücü peşinde arkadaşıyla birlikte karalıkla kucaklaşırmış gibi içeriye daldı. Rutubet burada göze çarpan bir şey olarak girenleri şaşırttı. Nefes alışverişleri duvarlardan sekip katlanarak üzerlerine her akın edişinde sanki acımasız yaratıklar güruhu tarafından kuşatıldıklarını sanıyordu. Genç büyücü asasını çıkarıp ışıklandırınca bir şeylerin ters gittiğini hissetti. Issızlık bekledikleri şeyin ta kendisiydi, yalnız girmiş oldukları mağaranın bu denli baskı dolu yapısı rahatsız etmişti misafirlerini. Biraz ileride yatan bir beden gözlerine iliştiğinde birbirlerine kuşkuyla baktılar. Tuhaf şeylerin döndüğü mekan gerçek yüzünü göstermeye başlayarak savaşın başlangıcını haber veriyordu. Foren sessizce düşmüş bedene eğilip onu kontrol ettiğinde yarı yarıya çürümüş bir vücutla karşılaşınca nefesini tuttu. Kokusu berbat olan şeyin vücudundaki kesik izleri ürpertiyi zehir misali vücudunun boşluklarından kanına salmıştı bile.

Neler oluyordu burada? Ruhuna çöreklenen aynı zamanda bir vurdumduymazlık eşliğinde cesedi incelerken hareketlerinin yavaşlamış olduğunun farkında bile değildi. Nefes alışları hırıltılı bir hal alırken her bir hareketi için bile çok fazla enerji harcar olmuştu. Asasından yayılan ufak sıcaklık bile yüreğini ısıtmaya yetmiyordu sanki. Küçük sesli nidaları zorlandığını belirtirken artık, geçmişte azap çekmiş zavallıyı bıraktı. Onun ıstırabını yüreğinde hissetmek isteyerek doğrulmaya çalıştı, belki bir şeyleri fark eder diye en azından; ama düşüncelerine ters bir şekilde gelen uyuşmayla birlikte hafif acının katık oluşu dışında bir şey yoktu. “ Jack! “ Zor da olsa yanındakine dönünce gözleri büyüyen seherbaz arkadaşının boş boş kendisine baktığını hareket dahi edemediğini gördü. Onu sarsıp kendine getirmek istiyordu, gücü kalmamıştı. Ayağa kalkıp buradan kaçmanın dahiyane bir fikir olduğunu biliyordu; ama isteği yoktu. Tek hissettiği midesine oturmuş acı sayesinde hala biraz hareket edebiliyor oluşuydu. Sadece bir sezgi! Başka bir şey değil. Aniden kötülüğün rahminden sesler duymaya başladı. Bu dünyaya ait olamayacak kadar cehennemsi ezgiler kendilerine yaklaştıkça kalkmayı düşündü. Zorda olsa yarı yarıya doğrulduğunda ızdırabının da arttığını hissederek aklına bu zamansız yerde vahasında kaybettiği sevdiği geldi. Kaybedilmiş bir savaşın ortasında tutmaya çalıştığı Julia! O sezdiği acı kuvvetlenerek artarken ayağa kalkmayı başardı. Bu şey mi onu hala güçlü tutuyordu? İnanamıyordu. Onu düşünmemeye çalışıyordu; ama beceremiyordu. Bu arada asasının bu güce varlığına enjekte ettiğini şaşırarak ona bakakaldı. O mu koruyordu şimdi? Ejderhaların yürek telleri uyanmış harekete geçmiş olsa gerekti. Düşünceleri sırasında görünen bir yaratık tüylerinin diken diken olmasına yol açarken eli kendiliğinden havalanarak sabitlendi düşmana. Muazzam bir şekilde püsküren alevlerin ışığı çakınca bataklığın merkezinde acı vermeye gelen her ses amacını üzerinde gördü. Ciyak ciyak bağırışlar esnasında yanışlarını hisseden büyücü yoruluyor, bitap düşüyor; ama vazgeçmiyordu.

Jack’i kavrayan büyücü büyünün kesilmesiyle birlikte zor da olsa onu kaldırdı ve artlarından gelenlerin eşliğinde çıkışa doğru yöneldi. Işığı görmeyi arzulayan bedenin alnından akan ter kupkuru bu mağaranın zeminini süslerken hafifçe, aynı zamanda karanlığın yayıldığı bilinmezlik zehirliyordu zor bela akıtılmış tuzlu sıvıyı. Hayatı kaslarındaki enerjinin bitmemesine bağlıyken inatla tükenmeyi istemesi ne tuhaftı oysa. Fakat direnç kazandığı o ufacık anda hiçbirini kaybetmeye niyeti yoktu. Dragonat’ın kadim özünden gelen gücü kabul ettikçe acısı katlanıyor, aynı zamanda direnci de kuvvetleniyordu. Ruhani olarak hissettiği kaybının katlanılmaz hale gelmeye başlamasıyla birlikte zaten istemeden de olsa tüm gücüyle koşmaya başlar olmuştu, bu özünü ateşle kutsayan kötülük karşısında. Bitmesini istiyor, aydınlığa erişmek isterken adımlarının hala sert zemin üzerinde sektiğini hissettiği nadir zamanlarda hayal kırıklığı zorluğu aşılıyordu. Yeter, artık! Zihnindeki düşünceler bile çığlığı basmıştı. Bunca zaman hissetmediği kadar büyük olan gazap yine de ona yardımcı olurken mazoşist bir tavırla sahiplenmesi bu kadar mı garipti? Sonunda gördü siyahtan başka bir rengi. Hisettiği şey her neyse azalırken maraton koşmuş gibi yorgun hisseden büyücü arkadaşıyla birlikte mağaranın girişinde karlara diz çöktü. Ayaklarını serinletene şükranla bakarken peşlerinden gelenlerin onları öldürmeye ant içtiğinden emin olabilirdi. Oysa hiç büyü yapacak gücü kalmamış biri olarak birazdan öleceğini bilmek onun için tuhaf bir deneyim değildi. Zavallı hayatı yaşamın kıyısında dolaşırken onu çağıran hayaletlerin yüzleriyle çok karşılaşmıştı. İşte göründü onu yok edecek olan. Büyük bir kükremeyle birlikte üzerine doğru sıçrayışa geçtiğinde genç büyücü de korkusunu yenmek için bir savaş çığlığı koparmıştı…

Birkaç gün öncenin kabusu ruhuna nüfuz etmiş olarak sıçrayarak uyandı genç büyücü yattığı yerden. O tuhaf yaratıklardan kurtulalı bir hafta geçmişti; ama her gün rüyasında onları görerek uyanmak zorunda mıydı? Ayrıca mağaraya işlenmiş lanete karşı savaşabilen biri olarak bakanlık onu burada tutmaya, büyücünün kendisi de o kapanın derinliklerin inemediği her gün lanetler yağdırıyordu Rusya’nın semalarına. Onu kurtarmış olanın evine boş gözlerle baktı. Burada sağladığı ilişkiler o gün kurtarmıştı hayatını. Her ihtimale karşı yerel büyücülere haber vermiş onlar da işlerinin gereğini yaparak onlara borçlanmıştı. Bir grup da bitap düşmüş ikiliyi dağın yakınlarındaki köylerine taşımıştı. Buradaki çoğu büyücü o yaratıkların bir çeşit kurt adam; ama onlardan daha farklı olduğunu kabul ediyorlardı aynı zamanda. Zaten çoğu kişi bir lanetin varlığını hissettiğinden o bölgeye gitmezdi bile. Foren’in hatırı olmasa yine gitmeyeceklerdi de. Dışarı çıkan büyücü, sakallı bir adamın kendine yaklaşmasını izledi. Rusça selamlamasına karşılık veren seherbaz eline tutuşturulan mektuba bakınca bakanlığın yolladığı bir gönüllüyle buluşacağını anlamıştı. Elizabeth Rhea Stonewall! Kimdi bu kadın acaba? Bir lanet kırıcı olduğu ve kendisi gibi pek çok yer görmüş olduğu yazıyordu. Bir gezgin demek! Acaba zamanında onunla karşılaşmış mıydı? Hiç sanmıyordu. Eğer öyle olsaydı ismi tanıdık gelirdi değil mi? Diğer büyücülere ne yapacağını anlatınca yüzlerinde hiç de hoşnut olmayan bir ifade gördü; ama yine her ne istiyorsa yapmaya hazır olduğunu söylediklerinde Foren onlara almaları gereken önlemleri sıraladıktan sonra buluşma yerine doğru yola çıktı.

Karların içinde bata çıka yürürken nefes alışverişleri düzensizleşmiş, hafif bir yorgunluk belirginleşmeye başlamıştı. Gökyüzünde uçan hayvanları görünce kısa bir mola verip onlara baktı. Cisimlenebileceği yerde neden yürüdüğünü anlamak zor olabilirdi; ama Rusya’nın o zorlu şartlarını seven genç seherbaz bu mekanın içinde bulunduğu her anının tadını çıkarmak istiyordu. Kuşların kanat çırpınışlarını yaradılışının derinliklerinde hissetmeyi isteyerek gözlerini kapadı. Aynı zamanda dinledi. Sessizliğin içinde çınlayan her bir nota enerjisini toplamasına yardım ettiğinde yine harekete geçti. Kısa bir yürüyüşün ardından dağın eteklerine ulaşan büyücü yüce toprak öbeğine karanlık gözlerle baktı. Birkaç başarısız girişim sonucunda elde edilen netice onu bir siville çalıştıracaktı ki bunu hiç umursamıyordu. Gönüllülerin nasıl birileri olduğunu iyi bilirdi. Yıllarını onların içinde geçirdiğinden küçümseme yapacağı en kötü hareket olurdu. Fakat buluşmasına geciken bir kadın da beklenmedik bir şeydi doğrusu. Keşke yanında azıcık votka olaydı içi ısınırdı en azından.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Elizabeth Rhea Stonewall
Lanet Kırıcı, Gezgin
Lanet Kırıcı, Gezgin
avatar

Mesaj Sayısı : 18
Kan Durumu : Safkan
Yaş : 29

MesajKonu: Geri: Sessizliğin Gölgesi    Cuma Mart 02, 2012 11:41 pm

Elinde tuttuğu kağıda tamamen ilgisiz, neredeyse canı sıkılmış gibi bir ifadeyle bakıyordu genç kadın. Gözleri hızlıca özenle yazılmış kelimeleri tararken tembelce, bir kez daha anlam vermeye çalıştı bu kelimelerin zihninde oluşturduğu yankıya. Bizzat sihir bakanlığı seherbazlar bürosu başkanının kendisi tarafından imzalanmıştı. O kadar önemli biri kıçını kaldırıp kendisiyle irtibata geçiyorsa, ortada önemli bir şeyin olması gerektiğini düşündü ve sabah kahvesinden küçük bir yudum alırken yüzünde keyifli ve bir parça da kendini beğenmiş bir gülümsemenin dolaşmasına izin verdi. Zorlayıcı görevleri oldum olası sevmişti – ne kadar tehlikeliyse o kadar iyiydi onun için. Bankaya bağlı kalmayı reddetmesinin bir nedeni de buydu – size emir veren bir üstün boyunduruğu altına bir kez girdiğinizde, onun sizin üzerinize yıktığı sorumluluktan başka hiçbir şeyi düşünemez ve özgürce yaşayıp aklınıza esen her yeri göremez ve her şeyi yapamazsınız. Mektubu okumaya devam ettikçe ilgisi kademe kademe daha da artmaya başlamıştı. Sibirya’da, Tanrı’nın bile unuttuğu o eşsiz boşlukta yürütülecek olan bir araştırma görevine katılması gerekiyordu. Söylentiye gore, artık yaşayan hiçbir canlının varlığını bile hatırlamadığı antik lanetler söz konusuydu (bu söylentileri yöre halkının yaydığına emindi) ve bu konuda deneyimli birinin yardımına ihtiyaçları olacaktı. Görevin detayları basit bir mektupta anlatılamayacak kadar gizliydi – elbette – ancak buluştuklarında, göreve katılan seherbazlar ona gerekeni anlatacaktı. İsimlere şöyle bir göz attı – grubun lideri konumunda Foren Alator (isme bakılırsa muhtemelen çok sıkıcı birisi olmalıydı), Jack Sullivan. İç geçiren genç kadın, mektubu katladı ve bezgin gözlerle etrafına, iki aydan biraz daha uzun bir süre evi olmuş olan kibrit kutusu kadar çöplüğe göz gezdirdi. Toplayacak çok fazla eşyası yoktu; her şeyi küçük sırt çantasına rahatça sığdırırdı, hem de genişletme büyüsüne gerek kalmadan. O gün giyeceği kalın kıyafetleri bir kenara ayırdıktan sonra kalan eşyaları aceleyle, katlamaya bile gerek duymadan çantasına tıktıktan sonra çabucak giyindi ve saçlarını özensizce fırçaladı. Şimdi gitmeye hazırdı.

Arkasında nispeten temiz bir karmaşa bırakarak evden çıkıp kapıyı kilitlediğinde, aklında akıl hocası Victor’la yaptıkları bir konuşma vardı. Bu yüzden olsa gerek, önünde dikilen ev sahibini, ancak ona üçüncü kez seslenişinden sonra duydu. ‘Ah, Rhea, işine gelmeyince ne güzel sağırları oynayabiliyorsun. Oysa dün sana ‘beş para etmez küçük fahişe’ dediğimde kulaklarınla ilgili bir problemin olmadığını kanıtladığımızı sanıyordum.’ Adamın yara izleriyle ve, daha önceden öğrendiği dövüş teknikleri sağolsun, mosmor gözüyle karşılaşmak için döndüğünde, yüzüne tiksintiyle dolu bir kayıtsızlık ifadesi yapıştırmıştı. ‘Kiranı alamadın diye yine uçkurunun yeteneklerini ortaya dökeceksen seni son bir kez uyarıyorum, Bold, bu sefer gözünü morartmakla kalmam. O değersiz kafanı koparır ve dışardaki itlere yem ederim. Değersiz hayatında en azından bir kere gerçek anlamda işe yaramış olursun.’ Diyecek bir şey bulamıyormuş gibi ona aval aval bakan adama tam sırtını dönmüştü ki, aklına bir şey gelmiş gibi durdu. ‘Ha, bir de kira için ayartacak başka bir enayi bulman gerekecek. Şansın varmış ki bugün senin palavralarına harcayacak zamanım yok. O iğrenç yüzünü de bir kez daha görmek zorunda değilim. Al.’ Anahtarları sert bir hareketle adamın buruş buruş avcuna bırakırken bakışlarını donduran bir iğrenmeyle bakıyordu pislik bile diyemeyeceği kadar adi olan bu herifin yüzüne. Bir an için küçük bir hafıza slime büyüsü kullanıp ona bu dünyadaki varlığını tamamen unutturmak geçti aklından – belki de herkes için çok büyük bir iyilik yapmış olurdu – ama sonra vazgeçti ve şaşkınlığı geçmeye başlayan adamın yağdırmaya başladığı küfürlere aldırmadan sakin bir şekilde çıktı çöplükten.

‘İnsan görünümündeki canavarlara aldırmayacaksın. Senin işin onlar değil, Rhea. Onlar senin sorumluluğunda değil.’ Cisimlenmek için gözlerini kapattığında, Victor’ın bu sözleri yankılanmıştı genç kadının beyninde. Sessizce iç geçirdi ve son görüşmelerinin anılarının zihninde usulca dolanmasına izin verdi. ‘Atalarının kanına gizlenen kötülüğün ortaya çıkması için en küçük şey bile yetiyor. Kime ne kadar sinirlendiğinin bir önemi kalmıyor. Kontrolünü biraz bile kaybedecek olursan, zarar gören tek şey gazabını hak eden olmayacak. Bunu asla unutma.’ Hala gözleri kapalıyken mırıldandığı cümle rüzgara karışıp gitmişti. ‘Biliyorum, yaşlı adam. Biliyorum ve hiç unutmadım.’ Cisimlenmenin rahatsızlık verici hissi benliğini kaplarken, sanki kararlılığını kendisine ispatlamak istermiş gibi parmaklarını sol böğründe, ailesinin üzerindeki kadim lanetin hapsedildiği son noktaya dokundurdu. Gördüğü son şey bu olmuştu.

Gözlerini tekrar açtığında etrafında bembeyaz bir boşluktan başka bir şey göremiyordu. Ulaşmak istediği yerin sadece birkaç metre ötesine geldiğini düşünüyordu, verilen uyduruk tanımla yapabileceği en iyi şey de bu olsa gerekti zaten. Körlemesine birkaç adım attıktan sonra yepyeni, bu ıssız yere bile ait olamayacak kadar karanlık bir his, bir yılan gibi kıvrılarak benliğini usul usul sarmaya başladı. Bunun ne anlama geldiğini bilen genç kadın, yüzünde olan sinsi gülümsemeyle, ‘Buldum seni,’ diye fısıldadı. Damarlarında artan adrenalinin verdiği şevkle, sanki eski bir dostuna kavuşacakmış gibi yeni bir güç kazanmış olan adımlarını, biraz daha aşağıda kalan bir mağaraya yönlendirmişti. Şevki birkaç kere, metrelerce karın arasından güç bela ilerlemeye çalışırken tökezlemesine ve yere kapaklanmasına neden olacaktı, ama umrunda değildi. Sevdiği işi yapmak için buradaydı. Amacına adım adım yaklaştığında, yardım edeceği seherbazlardan biri olduğunu tahmin ettiği genç bir adamı, mağaranın girişinde, yüzünde neredeyse sıkıntılı bir ifadeyle beklerken gördü. Doğru ya, bir parça gecikmiş olmalıydı herhalde. Bu küçük detayı önemsemeyen cadı, adama sesini duyurabileceği bir mesafeye geldikten sonra, ‘Здравствуйте.’ diyerek Rusça selamladı seherbazı. Adam ona döndüğünde, onun okuduğu isimlerden hangisi olduğunu merak etti. ‘İki kişi olduğunuzu sanıyordum.’ diye devam etti kız rahat bir ses tonuyla. ‘Yayılan güçlü enerjiye bakılırsa karşımda bir tek seni bulmak beni şaşırttı doğrusu.’ Gecikmesinin büyük ihtimalle onu sinir etmiş olduğunu düşündüğü için direk adama bakmamaya özen göstererek yanına geçti ve zifiri karanlık olan mağaranın girişini temkinli gözlerle süzdü. ‘Ee? Başlıyor muyuz o halde?’ Bunu söylerken asasını çekti ve parmakları arasında çevirerek çok basit, temel bir koruyucu muska mırıldandı. İşe körlemesine dalmadan once tedbirli davranmakta yarar vardı ne de olsa.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Foren Alator

avatar

Mesaj Sayısı : 356
Kan Durumu : Melez
Rp Partneri : yok

MesajKonu: Geri: Sessizliğin Gölgesi    C.tesi Mart 03, 2012 10:36 pm

Sessizliği, mağara ağzına sırtını çevirmiş olarak dinliyordu, gözlerini kapatmış tüm algılarını kulağına yönlendirmişti. Ufak çıtırtılar, yükseklerin kuşları, rüzgarın uğultusuydu sadece dinginliği bozan. Onlar da bu kompozisyonun eşsiz parçalarıydı aslında. Rusya çorak topraklardan oluşabilirdi kimine göre; oysa bu tam bir palavraydı. Harika doğası insanın içinde huzuru bulabileceği istisnai yerlerden biriydi. Bunu bizzat yaşamıştı. Tüm amacını kaybetmiş olduğu vakitlerde gezgini o köydeki büyücüler bulmuştu. Birkaç gün yanlarında kalmak bile ruhunu tedavi etmesine yaramıştı doğrusu. İnandıkları şeyler, savundukları inançların hepsi basitti. İçlerinden biri samimi bir şekilde şu sözleri fısıldamıştı kulağına: ‘ Gidenler gitti, şimdi bizim zamanımızdır. Onurlandır onları! ‘ O günü hala hatırlıyordu. Kelimelerin fısıltısı kulağına çarptığında kaşlarını çatmış hafifçe adama çevirmişti bakışlarını. Karşılaştığı şey mavi gözlerdeki bilgelikten başka bir şey değildi. Onur! Pek çoğu için bu sadece modası geçmiş bir kelimeydi. İçi boşaltılmış ne olduğu unutulmuş tarihin, kimsenin bile bakmayacağı derinliklerine itilmişti. Buradakiler ise gözlerini daha da uzaklara dikerek kayıp anlamları bulmanın bir yolunu bulmuştu. Yaşıyorsan eğer, hala bir yolu vardır! Bu da burada öğrendiklerinden biriydi. Pes etmeme eğilimini taçlandıran bu sözcükler kimilerine ne kadar basit gelse de bir gence umudun kaynağı olmuş, her ne kadar kanayan bir yarası olsa da yoluna devam etmeyi başarmıştı. Gözlerini araladığında uzakta uçan kartalın kanat çırpışlarını yüreğinin derinliklerinde duydu. Güçlü yapısı sayesinde göklerin efendisi dağları mesken tutmuştu. Hiçbir zaman vazgeçmemiş olsa gerek. Mağaraya çevirdi aniden sert bakışlarını. Haftalardır yenik düşmemişti içerideki karanlığa. Tüm hayatı boyunca böyle bir şeyle karşılaşmamış olması önemli değildi. Önemli olan bakanlığın yolladığı tüm seherbazlar içerisinde bir tek kendisi geri dönmemiş şeytanlıkla yüzleşmişti. Dragonat’ın yardımını da unutmamak gerekiyordu tabi.

Bu kez nedense içeride göremedikleri onu korkutmuyordu. Hatta onu gözleyen şeytanlıktan bile haberdardı bu kez. Pamuk ipliğine bağlı hayatını kaderin kız kardeşleri yine kesememiş, sonuna kadar gitmeye hazır ruhu şimdi derin bir bekleyişin içine girmişti harekete geçmesi için gelecek olan işareti beklerken. İç cebindeki asasını çıkarıp ona ufak bir bakış attı. Yıllardır yanındaydı. Bugün de ondan farklı bir şey beklemiyordu; ama aynı korumayı yine sağlaması gerekecekti. O şeyi de daha sağlam hale getirmenin bir yolunu öğrenmişti aslında. Asayı bileğine doğrultup gözlerini kapatan büyücü farklı bir dilde birkaç büyülü sözcük mırıldandı. Damarlarının içindeki kanın ısındığını hisseden büyücü gözlerini açtığında bir bilekliğin çevrelemiş olduğu derisine baktı. Büyülü olan bu nesne içeri girdiği anda asada hissettiği gücü daha etkili kılacaktı. Yine de kısa sürede laneti bulup yok etmeleri gerekiyordu. Çünkü fazla dayanacağını sanmadığı bu koruma biterse birazdan buraya gelecek olan kadın da kurtaramazdı hayatını, pes etmeyişi de. Vücudunda hissettiği ufak dalgalanma onu rahatsız etse de her şey birkaç saniye sürdü. Sanki damarlarının içinde sıcak bir demir dolaşıyordu da her şeyi yakıp yıkıyordu. Fakat tüm ızdırabı birkaç saniye sürmüş, alevlenmiş yanaklarını bir iç çekişle özgür bırakmıştı. “ Hazırım sizin için. “ Sözlerinin ardından sanki mağaranın içinden bir cevap gelmişti. İblis onu çağırıyordu. Fısıltılara kaşlarını çatarak cevap veren büyücü birkaç adım attığında ileriye doğru, tüylerinin ürperdiğini hissetti. Gelmesini söylüyordu sadece. Gel ve huzura er! Söylenenler o kadar tatlıydı ki şeytanca olduğunu kimse düşünemezdi. Ama içinden bir ses onu durdurdu. Adımları bıçak gibi kesildi cehennem çukuruna tüm lanetini kusarcasına baktı. Onu kandıramayacağını anlamamış mıydı hala? Bu nasıl bir kötülük ki her şeye rağmen nüfuz edebiliyordu düşüncelerine? Hangi güç bu kadar üstün olabilirdi? Kadim krallıklardan bu yana dünyada görülmemişti sihrin en yüksek kudreti. Peşlerinde oldukları şey bu muydu? Bakanlık sadece fark edilen bir sihirsel dalgalanma üzerine buraya yollamıştı onu; ama son üç haftadır hayatı bir kabusa dönmüştü. Meydan okuyarak nazarını karanlığın içine yolladı, belki ondan korkan çıkar diye.

Aniden bir ses üzerine dikkati dağıldı. Geleni görünce az önce hissettiklerinden dolayı zoraki de olsa gülümsedi. Heyecanlı bir şekilde göğsünün inip kalkması kabanın içinden bile belli oluyordu. “ Eee, şey… hoş geldiniz. “ Çaylak bir seherbaz gibi kızı selamlayan adam kendini tanıtması gerektiğini fark ederek konuşmasına devam etti. Sarf ettiği her bir sözcükle beraber eski haline dönüyordu. “ Ben , Foren Alator. Diğer seherbazlar lanetin onları fazla etkilemesi dolayısıyla geri gitti. Bir tek ben kaldım. “ Çok basit sözcüklerle ifade ederken bile mütevazi duruşundan bir şey kaybetmemişti. Bu arada kadını gözlemleyen seherbaz tecrübeli olabileceğini düşündü. Gezginlere has o pırıltı gözlerinden belli oluyordu. Kahverengi saç ve gözleriyle uyum içinde olan tenindeki asillik ise gözden kaçmıyordu. Her şeyiyle alımlı bir kadınla karşı karşıya olduğunu gören büyücü neler düşündüğünü fark ederek ihanet ettiği mabedinden özür dileyerek benliğine lanetler yağdırdı. “ İçeriye girince insan uyuşuyor bir şey yapamaz hale geliyor. Bu şeyle az çok başa çıkabiliyorum; ama yetersiz kalıyorum. Sonra da bir şeyler saldırıyor. Tam olarak ne olduğunu anlamış değilim. “ Ayaküstü brifing verirken mağaraya ilk girdiği gün yani bu sabah kabuslarına giren anları tekrar hatırlayarak ürperdi. Ondan sonraki birkaç denemede başarısızlıkla sonuçlanmış St. Mungo’ya beş seherbaz yaralı olarak gitmişti. Artık girmeleri gerektiğini düşünerek önden kadınlar dermiş gibi bir reverans yapan genç seherbaz önde giden Rhea’nın eşliğinde ölümün koktuğu yere tekrar girmiş oldu. Aynı ürkütücü manzara, aynı yer, aynı savaş! Hepsi bir arada insanın üstüne gelirken büyücü de sessizce ilerlemekteydi tetikte bir şekilde. Adımlarının sayısını unuttuktan sonra bileğinden yüreğine baskı yapan bir güçsüzlük bedenini kapladığında saldırının başladığını anladı. Bu kez çok daha güçlü ve acımasızdı. ‘ Bu kez kaçamayacaksın. ’ Zihnindeki bu ses üzerine tedirgin olan büyücü zorlu bir işe girdiğini düşündü. “ Başladı! “ Sesi mağarada yankılandığında derinliklerden o yaratıkların sesleri duyuldu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Sessizliğin Gölgesi    

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Sessizliğin Gölgesi
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Şehirler :: Diğer Şehirler-
Buraya geçin: