AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Her Zaman

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Juan Q. Joaquin
Slytherin V. Sınıf
Slytherin V. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 121
Kan Durumu : Safkan.
Rp Partneri : 13'ünde.
Özel Yetenek : Çatalağız.

MesajKonu: Her Zaman   Salı Ocak 31, 2012 8:46 pm


Audrey Roderick, Margaux Beauchonv.

¬ Hollanda, Amsterdam. Şehir merkezinden uzak, ücra köşede, sevimli banliyölerin olduğu bir sokak. Kalabalıktan olanca uzak sokağı, sessizliğin hakimiyeti altında çocukların şen kahkahaları baş kaldırıyor adeta.
¬ Günümüz, 2008. Ağustos ayının başı, 2'si. Audrey'nin doğum günü. Dünümüz, 1998. Aynı gün.
¬
Hava iki zamanda da yazdan kalma. Yalancı ayazı yok etmek istercesine bulutların ardından güneş kendini göstermeye başlıyor.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Margaux Beauchon
Ravenclaw V. Sınıf
Ravenclaw V. Sınıf


Mesaj Sayısı : 340
Kan Durumu : Melez.
Rp Partneri : Aa, yok.

MesajKonu: Geri: Her Zaman   Çarş. Şub. 01, 2012 12:16 pm

Ilık, sitemkar bir ayaz. Güneş bulutların arasından cüretkar bir biçimde yükseliyordu. Güneş mavi gözlü kızın ipeğimsi kadar yumuşak olan kahverengi saçlarında dans etmeye başladığında sanki gökyüzünden anaç biri doğuyordu. Yumuşak edasıyla baş gösteriyor, minik yavrularını kolları arasında ısıtıyordu. Gülümseyerek baktı gökyüzüne ve sonra ardından çevresinde döndü. Kar tanesi kadar beyaz elbisesi hafifçe havalandı. Sokağın şen şakrak coşkusuna kahkahaları karışırken gözleri sadece tek bir kişiyi arıyordu. Çocuk aklı ona nasıl hitap edeceğini bilmiyordu. En yakın arkadaşımı demeliydi yoksa tek arkadaşımı. Bilmiyordu. Tek arkadaşı o olduğuna göre en yakın arkadaşı da o olmalıydı.
Karma karışık düşüncelerle elindeki son şekerlemeyi de yedikten sonra oyun oynamakta olan bir grup çocuğa göz gezdirdi. Bir kaçını tanıyor ama onlar hakkında oralı olmuyordu. Zaten sevdiği de söylenemezdi. Evet, beş yaşındaydı. Ama bazı şeyleri idrak edebilecek kadar büyük görebiliyordu kendini. Karakterinin bir parçası mıydı bilinmez, insanlara kolayca güvenemiyordu. Dişlerine yapışan şekerlemeyi dilinin yumuşaklığında tamamen ezmişti. Çileğimsi tadı hafif ekşi idi. Bu yüzden minik suratı bir kese kağıdı gibi büzüştü. Ekşiyi pek sevdiği söylenemezdi. Annesinin ufak bahçesindeki yeni yetişmekte olan limonları sırf bu yüzden dalından koparıyor ve yumuşak yaz toprağının altına gömüyordu. Fazlasıyla fesat olacak ki domateslere de aynı şeyi uyguluyordu. Ah, eğer annesi şimdiye kadarki yaramazlıklarından birini görmüş olsaydı o an orada oturamazdı. Dalgalı saçları sinsi bir gülümsemeyle omuzlarının üstünde sallandı. Verandalı evlerin olduğu küçük sokaklarındaki tüm çocukların anneleri onu sevmezdi. Yaptığı yaramazlıklardan dolayıydı elbet. Tuhaf tavırlarla omuz silkti. Onun kafa yoracak başka şeyleri vardı. Mesela iki saat sonra televizyonda yayınlanacak çizgi filmleri veya da babasının akşamleyin getireceği minik sürprizleri düşünüyordu. Gözlerine çizgili çorapları, yazlık sandaletleri ve lekeli tişörtü ile ona doğru koşturarak gelen biri ilişti. Gelen tabiî ki de Auden idi. Doğum günü çocuğu. Sanırım sabah kahvaltısını her zamanki gibi büyük bir iştahla yemişti. Yani tişörtüne bakılacak olursa durum buydu. Yirmi sekiz dişini birden göstererek gülümsedi ve küçük kızın yanağına sulu bir öpücük kondurdu. ‘’ Günaydın Marg ‘’ Ardından kahkaha attı ve elbisesinin askını kavrayarak onu çekiştirdi. Margaux’un söylebileceği tek şey ‘’ Sana da günaydın ‘’ olmuştu ince ses tonu ile. Sokağın taş zemininde iki çift ayak sesi yankılandı. Eğlence yeni başlıyordu. Tüm gün oyun oynamışlardı ve daha sonrasında ise Audren’in evlerinde bir grup anne ve çocuğu ile doğum günü kutlaması yapılmıştı. Margaux doğum günü hediyesi olarak koskocaman bir ayıcık almıştı en yakın arkadaşına. Bu konuda pek bir zahmete giriştikleri söylenemezdi annesi ile. Ama doğum günü çocuğu Audren ayıcığı fazlasıyla sevmiş olacak ki onunla oynarken ayıcığın yüzüne pastayı bulamış, hatta sırf bu yüzden adını krema koymuştu. Margaux bunun için tüm gururu ile seviniyordu. Çünkü Auden mutluydu. Ve ona tüm gün boyunca gülümsemişti.

Evet, yine o yazlardan birindeydiler. Oyun oynadıkları, mutlu oldukları en önemlisi de çocuk oldukları. Birbirlerini tarif edemedikleri çocuk duygularıyla sevdikleri. Evet, o yazlardan birindeydiler. Güneş tüm edasıyla gülümserken Audren’lerin bahçelerinde piknik yaptıkları, kum havuzunda korsancılık oynadıkları. Sonrasında ise on iki yaşına kadar böyle kalabilmişlerdi. Mutlu ve gülümseyerek.


Xxx

Evin köşeli verandasına büyüklü küçüklü bahçe saksıların hemen yanına iskemleye çökmüştü. Elindeki Stephen King kitabı artık ona fazlasıyla sıkıcı geliyordu. Sürekli aynı satırları okumuş olacak ki içinden sonraki satırları sayabiliyordu. Baştan geldiği yere kadar iki kez okumuştu. Sırf anlayabilmek için. Ya kafası kalındı, okunabilecek türden olan bir kitabı bile anlayamıyordu. Ya da kitap anlaşılamayacak kadar ağır bir üslup ile yazılmıştı. Kitabın yazarının ağır kitaplar yazdığını biliyordu. Ama önceki kitapları için aynı şeyi söyleyemiyordu. Sanırım sıkıntıdan dolayı kitap gözüne fazla gelmişti. Bahçe işleri için eline bir çift bahçıvan eldiveni geçiren annesi verandaya çıktığında ‘’ Ağustos ayı geldi diye sevinemiyorum, sıcak yüzünden bitkilerim yine kurumuş ‘’ diye söylenmişti. Ağustos ayı mı? Aha, bugün ayın ikisi olmalıydı. Tabi ki de artık hatırlamaya yüz tutan bir tarih değildi ağustosun ikisi. En son dört sene önce gereksiz bir önem taşıyordu. ‘’ Burada bir gönderme mi seziyorum? ‘’ diye sitemkarla söylendi. Aynı annesi gibi. Annesi duymuş olacak ki ona doğru göz kırptı ve hiçbir şey söylemeden ortalıktan kayboldu. Sinirlenmişti. Kitabı bir daha bulamayacağı bir yöne fırlattı ve hızlı adımlarla odasına yöneldi. Komedin çekmecesindeki fotoğraf albümüne göz gezdirecekti. Çekmeceyi sert hareketlerle açtı ama fotoğraf albümünün kapağını açmak yerine odasındaki çöp kutusunun içine attı. Odasının açık camından arka bahçeye doğru bağırdı. ‘’ Daha fazla sömürülmek istemiyorum anne, benimle uğraşmayı kes ‘’ Rahatlamaya ihtiyacı olduğunu sezerek soğuk bir duş aldı. Saçlarını kuruttuktan sonra yarım at kuyruğu biçiminde topladı. Aynada kendini incelerken artık eski canlılığını kaybeden mavi gözlerini inceledi. Sinirli ve fütursuz bakıyorlardı. Peki ama neden? Duymak istemediği cevaplar arasında yapabileceği tek şeyin kitabına dönmek olduğunu fark etti. Ama kitabı fırlatmıştı ve aynen tahmin ettiği gibi onu bulamayacaktı. Kitaplıktan başka bir kitap alarak sabahki yerine verandaya döndü. Sıkıntılıydı. Kitap okumak istemese de bazı şeyleri unutmaya ihtiyacı vardı. Mesela bugünü. Ağustosun ikisini.


En son Margaux Beauchon tarafından Perş. Mart 08, 2012 8:27 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Juan Q. Joaquin
Slytherin V. Sınıf
Slytherin V. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 121
Kan Durumu : Safkan.
Rp Partneri : 13'ünde.
Özel Yetenek : Çatalağız.

MesajKonu: Geri: Her Zaman   Perş. Şub. 02, 2012 5:05 pm


10 Yıl Önce

Güneş, dünyaya doğrulttuğu ışınlarından bir demetini de Auden’ın odasına yollamıştı. Pamuktan yapılmış, tatlı bulutları; Amsterdam’ın sabah ayazını, soğuktan koruyan penceresini delip geçmiş, beyaz tül perdesinin arasından süzülmüş, güne başlamasını haykırırcasına Auden’ın yüzüne yansımışlardı. Onu, sıcacık bir güne hazırlanması için kaldırmak istiyorlardı.

Auden, sabah güneşini çok severdi. Onu karanlıktan kurtaran bir kahramandı, her kara gecenin ardından tüm şehvetiyle doğan, soğukla mücadele edip kazanan, Auden’ı tatsız kabuslarından uyandıran bir kahraman. Herkesin hayatında önemli bir yere sahip olan, ancak kimsenin ona hak ettiği gözle bakmadığı, yine de asla yılmayan, korkusuz bir savaşçı. Küçük gözlerinde o kadar büyütmüştü ki güneşi, insanlar o yok diye hayata küstüklerini, bu yüzden gözlerini kapattıklarını ve kendilerini dünyadan uzaklaştırıp rüyaların olduğu gezegene gittiklerini sanırdı.

Ancak kendisi, sık sık gördüğü kabuslar nedeniyle kendi dünyasından asla vazgeçmedi. Güneş’in, toprakları aydınlattığı her saniyenin değerli olduğuna dair inancının tek nedeni bu değildi elbet. Gözlerini her yeni güne sevinçle, dinamik bir biçimde açmasının diğer önemli sebepleri, beş yaşındaki masumiyetin ta kendisiydi. Arkadaşları ile oyun oynamak, uçurtma uçurmak, rüzgarla yarışmak, onunla doyasıya vakit geçirmek, meyve ağaçlarına dadanmak gibi her gün yaptığı, bıkmadığı, usanmadığı, yılmadığı önemli işleri vardı onun.

Ancak o gün, gözlerini açmasındaki neden daha farklıydı. Bugün, onun dünyaya geldiği gündü, sevdiği herkesin etrafında olduğu, onu mutlu ettiği gün. Midesindeki volkan patlamıştı işte yine, içini alevler sarmıştı ve onu içten içe, tatlı tatlı yakıyordu. Heyecan deniyordu bu duyguya. İçi içine sığamıyor, hareket etme ihtiyacı hissediyor, yüzüne bir istemeden de olsa kocaman bir gülümseme yayılıyordu. Işığa alışamayan gözlerini kırpıştırırken, annesinin canlı, kulağa hoş bir müzik gibi gelen sesini duydu. “Tatlım, kahvaltın hazır!” Yatağından, yayından kurtulup özgürlüğe doğru ilerleyen bir ok misali fırladı. Küçük ayakları usta bir işçilikle hazırlanmış parke zeminle buluştuğunda tok bir güm sesi çıkarmıştı. Tabanlarında bir sızı hissetse de, hiçbir şeye aldırmadığı gibi bu acıya da aldırmadan hızla odasından çıktı.

Auden, hemen buraya gel! Tişörtünü mahvetmişsin.” Annesinin yumuşak tutmaya özen gösterdiği ses tonu ondan gittikçe uzaklaşıyor, kısılıyordu. Evden dışarı çıkarken bir şekilde annesinin elinden kurtulmuş, daha sonra da durmaksızın kendini sokağa atmıştı. Annesinin sesinden, giymesi gereken yeni tişörtten, yenmesi gereken kayısı kıvamındaki köy yumurtasından kaçarken, özgürlüğün farkına vardı Auden. Huzuru ve tedirginliği aynı anda yaşıyor olmanın, özgürlük olduğunu anladı. Sorumluluklarından, onu kısıtlayan her şeyden tüm hızıyla kaçışı, ona büyük bir huzurlu mutluluk veriyordu ancak, eve döndüğünde kaçtığı her şeyin üstüne üstüne geleceği korkusu da onu bir türlü rahat bırakmıyordu. Heyecanla pekişen bu yoğun hislerin tümünden oldukça memnundu Auden.

Adımlarını en sevdiği insana doğru yönlendirdi. Onun yanına ulaşmak için sabırsızlanıyordu adeta. Birçok yaşıtının arasından, en çok onu seviyordu Auden. Aslında, bir tek onu seviyordu. Dostu, bembeyaz elbisesinin içinde olduğundan daha narin ve fazla güzel gözüküyordu, yanına varır varmaz yanağına öpücük kondurduktan sonra ailesinden sıkça duyduğu kelimeyi şakıdı ona. Anlamını yeni öğrenmişti, sabahlarının aydın, günlerinin güzel olmasını dilemek için kullanıldığını söylemişti annesi. Ve bunun olmasını hiç bu kadar istememişti hayatında. Hiç bu kadar içten günaydın diyemeyecekti bir daha kimseye.

Elbisenin ince askılarından çekiştirmeye başladığında onu kızdırmaya çalışıyordu, bir yandan da heyecanını bastırmak için uğraşıyordu. Birlikte sokaklarının sonundaki çocuk parkına doğru koştururlarken, geçirecekleri güzel günün neşesi yüzüne aydınlık bir gülümseme olarak yansımıştı.

Krema. Adını yüzündeki pasta kremasından almıştı oyuncak. Auden onu kollarının arasına alıp sıkıca sarılıyor, başını yumuşacık tüylerin arasına yaslıyordu. Bu peluş ayının diğer oyuncaklarından hiçbir farkı yoktu, odasındaki diğer peluşlar gibiydi. Ancak o kadar oyuncağın içinde kesinlikle en sevdiği oluvermişti birden. Bir Krema’ya, bir de Marg’a bakıyordu. Benziyorlar, diye düşünmeden edemedi bir anda. İkisi de dünyadaki en sevimli yaratıklar olmalılardı. İkisi de, mükemmel bir maviye sahipti gözlerinde. Ancak Marg’ın bakışlarındaki yoğunluk, bir anda ısıtıveriyordu tüm bedenini Auden’ın. Oyuncağın yapaylığından o kadar uzaktı ki...

En içten gülümsemelere yer verilen günün değerinden habersizce koşturdu, oynadı gönlünce. Hiçbir fikri yoktu; ileride anımsanınca yalanmış gibi, hiç olmamış gibi, tatlı bir rüyadan çıkmış bir masal gibi geleceğine dair.


Bugün

Güneş, acımasızca huzurlu uykusunu bölmek üzere her sabah olduğu gibi perdelerinin arasızdan sızıp yüzünde durmuştu yine, gözleri ışıktan rahatsız olurken huzursuzca kıpırdandı kirpikleri, elinde olmadan kaşlarını çattı. Artık eskisi gibi zinde olamıyordu sabahları, mahmurluğu üzerinden uzunca süre atamıyor ve sıcacık yatağında bol bol uzanmayı tercih ediyordu. Onu böyle tembelleştiren okulunun başlamasıydı elbette, erkenden kalkıp derse hazırlandığı her sabah, sabah uykularının keyfini çıkaracağı günler için dua ediyordu. Ve bu hiçbir şey yapmayacak olmanın verdiği güzelliği ne güneş, ne de annesi engelleyebilecekti.

Derin uykusundan sıyrılıp, yarı uyku halinde güneşe sırtını dönerken o günün doğum günü olduğunu hatırlamadı bile. Zira eski güzelliğinden eser kalmamıştı doğum günlerinin. Yanında olmasını istediği arkadaşlarının her biri dünyanın farklı köşelerindeydi ve gönderdikleri samimilikten uzak mektuplar onun gamzelerinin belirmesine neden olmuyordu asla. Birkaç özenle seçilip süslenmiş hediye asla ona güzel gelmiyordu, 5 yaşında aldığı Krema’nın yanında. O yanında değildi, gününü istediği gibi geçiremeyecekti ve günün her saniyesinde eski doğum günlerini özleyecekti. Elinden gelse bugüne asla uyanmazdı ancak annesinin yumuşak sesi onu güne ve hayata devam etmesi için çağırıyordu. Dudaklarının arasından zoraki bir inilti Auden, kahvaltıya gelmek istemediğini açıkça ifade etmişti böylece. Uykusuna geri dönerken, bugünün fazla sıkıcı geçmemesini umdu.

Güneş en tepeye vardığında gözlerini tekrar açtı. Yavaş ve usul hareketlerle üstünü değiştirip merdivenlerden aşağı indi. Parke merdivenlerin çıkardığı tok sesleri anne ve babasının duymamasını umarak adımlarını hızlandırdı. Tüm bu sessizlik, sırf kahvaltı yapmamak içindi. Kendini uzun süredir adım atmadığı sokağına atarken, belli belirsiz bir gülümseme oluştu dudaklarında. Yıllar boyunca güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti, arnavut kaldırımı, antika denebilecek kadar eski sokak lambaları, güzel evleri ve düzenli bahçeleri ile o kadar güzeldi ki...

Onların evinin önünden geçerken, ellerini dar kotunun ceplerine soktu ve başını önüne eğdi, yazın başından beri bakamadığı o güzel evin içerisindeki kişinin eskisi gibi sıcacık bakışlarını görememekten öyle korkuyordu ki. Göremeyecekti de, biliyordu, hiçbir zaman araları eskisi gibi olamayacaktı. Sırf göğüs kafesindeki o derin acı tekrar onu bulmasın diye onların evine bakamıyordu. Aradan kaç yıl geçmişti, 4? Acı beynini uyuştururken zaman izlemekle yetinmişti, Auden’ı alıştırmamıştı asla. Kendince onu aklına getirmemek gibi bir yöntem geliştirmişti, ancak bu onaolan özlemini daha da arttırıyordu. Hogwarts’ta baktığı her yerde onu görüyordu ancak yazın her şey daha kolaydı. Taşın altından çıkmadığı sürece onu görmek zorunda kalmıyordu.

Adımlarının onu sokağın sonuna, çocukluğunun geçtiği parka götürdüğünün farkına varamamıştı. Başını kaldırıp, anılarını görmek istercesine parkı izledi birkaç saniye boyunca. Kendi zamanındaki gibi çocuk kaynamıyordu, hatta neredeyse boştu. Tüm şehvetiyle göklere uzanan, parlak rengi solmuş kaydırağın arkasında kalan salıncağın sesinden başka ölüm sessizliği hakimdi parka. Demirleri paslanmış salıncağın üzerinde oturan, usul usul sallamnıyor olacaktı ki, Auden onu hala göremiyordu. Meraklı bakışları ile uzun adımlarını kaydırağın arkasına doğru yöneltirken, aklından o olabileceği geçmemişti hiç.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Margaux Beauchon
Ravenclaw V. Sınıf
Ravenclaw V. Sınıf


Mesaj Sayısı : 340
Kan Durumu : Melez.
Rp Partneri : Aa, yok.

MesajKonu: Geri: Her Zaman   Cuma Şub. 03, 2012 2:20 pm

Tatlı yel esintisi beyaz teninde dans etmeye başladığında gökyüzü pastel renklere bürünmüştü. Beyaz bulutlar artık güneşi arkalarında saklıyorlardı. Hollanda’nın erken saatlerde karanlığa bürünme zamanı çoktan gelmişti. Tahta iskemlenin üzerinde yeni araladığı gözleri, karmakarışık zihninin birer yansıması olmuşlardı. Biraz önce gördüğü rüyayı anlatıyor olmalıydılar. Olduğu yerden doğrulmaya çalıştı. Pembe yanaklarından hafif bir ıslaklık hissediyordu. Bel kıvrımının bittiği yerden başlayan acı kürek kemiklerine kadar yayılmıştı. Elini beline götürdü ve ayağa kalktı. Kitap okurken uyuya kalmıştı. Arkasındaki pencereye doğrulttu yüzünü. Hollanda akşamının saydamlığında kendisini pek seçemese de saçlarının dağınıklığını ve bir tutam göz yaşı ile akan göz kalemini fark edebilmişti. İrkildi. Uykusunda ağlamış olamazdı değil mi? Net bir şekilde görmeye ihtiyacı vardı.

Alt kattaki banyonun parıldayan aynasının önüne geçti. Birkaç saniye öylece kalakaldı. Yazları babasının tişörtlerinden birini giyerdi, bu yüzden kolları dirseklerine kadar geliyordu. Dirsek kısmının bir iki santim aşağısında yeni açılmış yara izini görmüştü. Ne yani, uykusunda kendini mi tırnaklamıştı? Evet, tırnakları oval ve keskindi. Bu zamanlar bilerek uzatıyordu. Uykusunda ne görmüştü de hem ağlamış hem de kendini tırnaklamıştı. Hatırlayamıyordu. Tek hatırladığı bir dizi kutup tilkisiydi. Mutfağa yöneldi. Buzdolabının kapağını açtı, biraz bekledi. Üflediği serin hava tenine temas ettikçe İskandinav ülkelerinden birinde yaşama hayali artıyordu. Belki de Fransa’ya anneannesinin yanına gitmeliydi. Hollanda ona iyi gelmiyordu. İnce parmakları buzdolabının kapağında asılı, ölü bir ceset gibi duran çikolata kırıntılarına gitti. Diğer eli ise annesinin içine organik portakal suyunu bocaladığı sürahiyi kavradı. Kalçasıyla kapağı iteledi ve mutfak mermerinin üzerine çıkarak ikindilik atıştırmasını yaptı. Çikolatayı küçüklüğünde de yaptığı gibi dilinin sıcaklığında yaydı. Ona göre yediği şekerlemelerin, çikolataların vs tadı böyle daha hoş oluyordu. Ambalajı çöpe tıktıktan sonra ağzına kadar dolmakta olan çöp torbasını olduğu yerden çıkardı, ağzını düğümledi ve arka bahçeye yığılmış olan diğer torbaların yanına bıraktı.

Tatlı krizinin tuttuğu o saatlerde aklına akşam yemeğini hazırlama fikri geldi. Hazır annesi yokken ona bir sürpriz yapabilirdi. Ama bugün ki çıkışından sonra annesi ile konuşmak istemiyordu. Mutfak saatinin hemen yanına asılmış duvar takvimini görmemek için başka bir tarafa kaldırdı. Her yaz aynı acılarla yüz tutan genç kalbi bunları kaldıramayacak duruma gelmişti. Kollarını çiçek pozisyonuna getirmiş, akrep ve yelkovanın amansız yarışını izliyordu. Canı acıyordu ve kolunda açılan yaraya gerekli müdahaleyi yapmamıştı. Ecza dolabının raflarında yarasına sürebileceği bir krem bulamadı. Küfürler yağdırarak kolunu soğuk suya tuttu. Sonrasında ise yara bandı ile kapattı. Kutup tilkileri… Bu iki kelime aklında fır dönüyordu. Ormanlık bir alan, çevresine toplanan tilkiler. Bundan başka anımsayabildiği bir şey yoktu. Hayal ürünlerine kafa yormaktan ziyade bahçe çimenlerinin, hala esmeye devam eden tatlı yelin ve kaybolan güneşin tadını çıkarmayı tercih etti.

Yeni yetme limon fidanlarının, ortalığa hoş kokular yayan portakal ağaçlarının, üzüm dallarının arasında gezdi. Aynı zamanda koltuk altına sıkıştırdığı örgü sepetin içine olgunlaşmış olan meyveleri uzun uğraşlar sonucunda içine yerleştiriyordu. Yukarıdaki dalları süsleyen meyveler genellikle daha erken olgulaşırdı ve bu yüzden sık sık merdivene çıkıyordu. Aşağıda ki dallarda istediği türde meyveler olmuyordu. Hepsi yeni yeni yetişmeye başlamıştı. Bu işi severek yaptığı aşikardı. Ama bir süre sonra sıkılıyor, erkenden bırakıyordu. Yine öyle yapmıştı tabii. Yarısına kadar doldurduğu örgü sepetteki meyveleri buzdolabının meyveliğine yerleştirdikten sonra kendisini bomboş hissetmişti. Yapacak daha neyi kalmıştı? Bugün kendisine çok soru soruyordu.

Ön kapı bir çekişle açıldığında bakışları heyecanlandı. Göz ucuyla baktığında ise gelenin babası olduğunu görmesi onu huzura kavuşturmuştu. Yerinde bir nefes verdi. Babası uzun iş stresinden kurtulduğuna göre şimdi bir şeyler yiyecek ardından kanepeye uzanıp akşam haberlerini seyredecekti. ‘’ Hoş geldin baba ‘’ diyiverdi. Babası artık yaşlı bakan mavi gözleriyle ona tebessüm etti, kollarının arasına alarak sıkıca sarıldı. ‘’ Hoş bulduk, annen nerelerde? ‘’ Kulaklarına fazla gelen bir iç çekişle bilmediğini, uyuya kaldığını ve o sırada annesinin gitmiş olabileceğini açıkladı. Babası tatlı bir kahkaha eşliğinde yukarı çıkıp annesi gibi ortalıktan kaybolmayı tercih ettğinde her zamanki gibi yalnız kalmıştı. Birden ortalıklarda dolaşma fikri ona cazip gelmişti. Adımlarını yirmiden fazla evin bulunduğu, merkezden uzakta olan şirin sokağa yöneltti.

Yazı evde oturarak geçirdiğini biliyordu. Sadece temmuz ayının ortasında güney Fransa’ya denize girebilmek ve güneşlenebilmek adına gitmişti. Ama anneannesini daha fazla çekemediği için erkenden evine dönmüştü. Katlanılmaz insanları sevmiyordu ve katlanılmaz olmayı da. Aksine insanlara karşı anlayışlı olma yönündeydi hep. Anneannesine çekmediği için sevinmeden edemiyordu kimi zaman. Ya onun gibi olsaydı, o zaman kendinden fazlasıyla nefret edebilirdi. Bir an için suratı botoks panayarına dönen anneannesini anımsadı. Annesinden çok farklı idi. Şimdiye kadar beş koca eskitmişti ama iki kızı vardı. Zengin adamlar onun ilk hedefiydi. Sırf bu yüzden şimdiki nişanlısının İngiliz olmasını tercih etmişti. İngiltere’de yaşayan büyücülerin mal varlığından bahsedip durur, ileride Margaux’un da öyle biri ile evlenmesi gerektiğinden bahsederdi. Babasından sırf bu yüzden hoşlanmıyordu. Ve eğer sevgili torunu babası gibi biri ile evlenirse annesi gibi onunla da konuşmayabileceğini de söylemeden edememişti. İki bin sekiz yazının bir kısmını dolduran o komik anılar eşliğinde sırıtarak ön kapıyı kapattı ve taşlı yolda yürümeye başladı.

Komşularının rengarenk boyalı evlerine göz gezdirmeyi severdi. Onların evleri biraz köşesede çocuk parkının hemen dibinde kalıyordu. Görkemli çam ağaçlarının yükseldiği, çiçeklerle bezenmiş taş kaldırımlı sokaklarında küçükken oynayabildikleri tek yer orasıydı. Evet, yine sebepsiz yere bilmediği işlere yöneliyordu. Yalnız kalmak istemediği bir ortam ararken kimsenin olmadığı parkta ne arıyordu ki? Paslanmış kaydırak yüzünden gözünün önüne gelen anıları kendinden uzaklaştırmaya çalıştı. Onu hatırlamak için mi buradaydı? Onu özlediğini tekrardan hatırlamak için mi? Evet, onu özlemişti ve bu yüzden yaşadıkları o berbat güne lanet etmekten başka yapabileceği bir şey yoktu.

İkinci sınıfın başlarındaydılar. İksir dersinde hatırlayamadığı bir nedensen dolayı ceza almışlardı. Profesör fikrin kimden çıktığını öğrenmek istiyordu. Auden yaptığı yaramazlıklarla profesörün sevmediği bir öğrenci haline gelmişti. Zindana atılma korkusuyla tahtanın başında dikiliyorlardı. Margaux korkmuştu, Aud’un koluna kolunu yaslamış, sanki ondan bir yardım bekliyor gibiydi. İksir dersinin asabi profesörü bir yılanın gözlerini anımsatan gözleriyle onları süzüyor ve verecekleri cevabı bekiyordu. Elleri arkadan birleşmiş halde sağa sola gidiyor, iksir zindanının zemininde adımları yankılanıyordu. Belli bir süre sonra Margaux’a yöneldi.

‘’ Söyle bakalım evlat, sen beni şaşırtmazsın. Sevdiğim bir öğrencimsin ve bana doğruyu söyleyeceğini biliyorum. ‘’ Küçük dilini yutacaktı. Yavaşça yutkundu, korkak olmamalıydı. Doğruyu söylemese bile profesörün anlayabileceğini seziyordu. Ama Audren’i bu işte yalnız bırakamazdı. Sessizlik içinde kalmaya devam ettiler. Beyaz saçları havaya kalkmış olan profesör kaçık gibi gözüküyordu. Ağzından tükürükler çıkarak ‘’ Konuş seni bücür ‘’ Margaux’un ravenclaw cübbesine yapıştırdığı elleriyle onu beş santim kadar havaya kaldırıp, sarsaklamıştı. ‘’ Doğruyu söyle dedim ‘’ Artık olan olmuştu. Ağlıyordu. Auden avazı çıktığı kadar ‘’ Bırakın onu ‘’ dese de profesör ağlamakta olan küçük cadıyı odasına götürdü. Ağzına zorla bir şeyler tıkamaya çalışıyordu. Bir süre sonra bunun doğruyu söyletme iksiri olabileceğini düşündü. Minik dilinde acımsı bir tat yayılırken göz yaşları arasında suratını sıktı. Minik vücudu havada yalpalanıp yere düştüğünde ‘’ Ben hiçbir şey yapmadım, herşey Auden’in başından çıktı. İksir malzemelerini birbirine karıştırdı ‘’ diyerek itiraf etti. Yerden kalkmaya çalıştığı sırada profesör daha fazla dinlemeyerek küçük ve yaramaz öğrencisinin yanına gitti ve onu çekiştirerek ceza zindanına attı. Arkalarından bakakaldığında pişmanlık duygusu tüm vücudunu sarmıştı. Elinden bir şey gelmeyerek zindandan çıktığında göz yaşları yanaklarını ıslatmaya devam ediyordu.

Aud ceza zindanından çıktıktan sonra onunla konuşmadı. Olanları açıklamak için ilk fırsatta yanına gittiğinde ise gördüğü ilk şey soğuk bakışları olmuştu. Ağzını bile açamamıştı. Profesörün onu zorladığını anlatamamıştı. Olduğundan daha çaresiz hissetmişti. İlk zamanlar barışabileceklerine dair umutlar taşırken sene sonuna kadar küs kalmaları onu şaşkınlığa sokmuştu. Hatta bir keresinde olanları harfi harfine açıkladığı bir mektup yazmıştı. Ama kütüphane'de mektubu yırttığını görmüştü. Kaç kez özür dilediğini bilmiyordu. On mu on beş mi? Hiç biri fayda etmemişti. Arkadaşlıkları kuru bir ihanetle son bulmuştu. Aslında ihanet bile değildi. Auden öyle sanıyordu. Dört senedir de durum buydu. Olanları hatırlamak kalp atışlarını hızlandırdığından dolayı başının hafifçe döndüğünü hissetti. Elleri terlemişti. Cilası çıkmaya yüz tutmuş olan salıncağa attı kendini. Arkasını yaslayabileceği bir yer olmadığı için zincirlere kafasını yaslamıştı. Acınası duygular içerisinde o günkü gibi ağlıyordu. Suratını ellerinin arasına gömdü. Çığlık atmak, o durumdan kurtulmak istiyordu.

Kulakları çakıl taşlarının çıkardığı ayak seslerini işittiğinde olduğu yerde irkildi. Birinin geldiğini düşünerek göz yaşlarını sildi. Ayağa kalkmaya çalışmasıyla olduğu yere tekrardan çökmesi bir olmuştu. Derin bir fısıltıyla söyleyebildiği tek şey onun adıydı. Ayağa kalktı. Mesafeli mi durmalıydı yoksa gidip boynuna mı sarılmalıydı? Tabii ki ilk şıkı uygulaması gerekiyordu. Parkın çıkışına doğru yönelirken yanından geçip gidiyormuş gibi yapacaktı ki durdu. Bugün ayın ikisi olduğunu hatırlayarak soğukkanlı olmaya özen gösterdi. Yine de nezaketi elden bırakmak istemiyordu. ‘’ Doğum günün kutlu olsun Auden ‘’ diyebildi sadece. Bir an konuştuğu için pişman hissediyordu ki gerektiği gibi bir davranış sergilediği konusunda kendini ikna edebilmişti. Adımlarını hızlandırdığında ise dört senedir hiç bu kadar şaşırdığını hatırlamıyordu.


En son Margaux Beauchon tarafından Perş. Mart 08, 2012 8:28 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 4 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Juan Q. Joaquin
Slytherin V. Sınıf
Slytherin V. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 121
Kan Durumu : Safkan.
Rp Partneri : 13'ünde.
Özel Yetenek : Çatalağız.

MesajKonu: Geri: Her Zaman   Cuma Şub. 03, 2012 6:12 pm


Kısık bir sesle adını duyduğunda, düşünceleri kurşun kadar ağırlarmış, şaşkınlıktan hiçbir şey yapamaz duruma gelmişti. Adını duymaktan bu kadar etkileneceğini hiç düşünmezdi Auden. Onun ses tonunu öyle özlemişti ki, şaşkınlıkla ağızdan kaçmış bu tek kelimeye bile muhtaç kaldığını henüz fark edebiliyordu. O ses beynine yankılanırken bir uyuşturucu misali düşünmesini engelliyor, yüzüne boş bir ifade ile düşüyordu. Boğazında yıllanan düğüm yine kendini belli ediyordu işte, tüm ağırlığını verip canını acıtıyordu. Dudakları usulca titremeye başlamıştı bile, burnunun direği sızlıyordu. Ancak ağlayamazdı, onun önünde olmazdı, sesinin onu bu kadar etkileyebildiğini bilmemeliydi, gururunu daha da düşüremezdi kızın gözleri önünde, güçsüz duramazdı. Onu nasıl özlediğini belli etmesine gerek yoktu, ne kadar üzgün olduğunu, saçma gururuna karşı gelemediğini, onu çok sevdiğini, onsuz bir hiç olduğunu anlatmasına gerek yoktu tek bir göz yaşıyla. Hayır, yıllarca güçlü durabilmişti, şimdi de yapabilirdi, deniz gözleri önünde.

Beynindeki uyuşturucunun etkisi yavaş yavaş dağılırken, kızın yüzünü inceleme fırsatı yakaladı Auden. Ne zamandan beri ona bu kadar uzun süre bakabilmişti? En son ne zaman gözlerine bakabilecek gücü kendinde bulabilmişti? Ne zaman karşısında böylece dikilebilmişti? Yalnızdılar, çocukluklarının geçtiği yerde yapayalnızdılar, her gri tonunun bulanabileceği taş zeminde kaç kere koşturmuştu onunla? Kaç kere kahkahaları yankılanmıştı kaydırakta? Kaç kere sallamıştı onu, şu an oturduğu salıncakta? Bunların hiçbirinin bir önemi yokmuş gibi onu nasıl yok sayabilmişti yıllarca? Gurur, bu kadar önemli bir şey miydi? Kızın yüzüne bakarken, soruları beyninde dolaşıyordu ancak hiçbirisine cevap bulamıyordu. Tek bildiği, kızı delicesine özlediğiydi ve lanet gururun bunu söylemesine engel olmasıydı, her zamanki gibi.

Kızın yüzü her gün Hogwarts’ta gördüğü neşeli halinden uzaktı, yıllar önce gördüğü cana yakınlıktan uzaktı. İnce, güzel dudakları aşağı doğru kıvrılmıştı, burnu ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu, rimeli bir damla halinde süzülüyordu pürüzsüz yanaklarından ve o gözleri... Bir kuyu kadar derin gözlerinin atrafında vahşice cinayet işlenmişçesine kanlanmıştı, Auden gözlerindeki mutsuzluğu görmemek için neler vermezdi oysa. Bir süre sonra aynaya bakarmış gibi hissetti kendini, o da böyle değil miydi yalnız kaldığında, o aklına geldiğinde? Gözlerine muhteşem bir keder düşmüyor muydu? Ağlamamak için kendini tuttuğu saniyeler boyunca derin bir acıyla kıvranmıyor muydu yatağında? Karşısındaki kızın neden ağladığına dair bir fikri yoktu. Ancak genç cadının oturduğu salıncakta, geçmişte attığı kahkahalar kulaklarına kadar gelirken nedeninin kendi olabileceğini düşündü. Bunun olmasını istemezdi, üstelik Marg daha güçlüydü kendisinden, çoktan alışmış olması gerekirdi, onu unutmuş olması gerekirdi. Bu düşünceyi aklından hemen savuşturdu, çünkü ona verdiği acı, saftı ve derin yaralarını yeniden kanatıyordu.

Kız ayağa kalktığında bütün düşüncelerindne sıyrıldı. Avuçları terlemeye başlamıştı, hatta tüm bedeni titriyordu. O yanından geçip gitmek için adımlarını hızlandırırken tüm sessizliği taşların ve ayakkabıların birleşmesinden doğan gıcırtı sesi yırttı. Auden gitmemesini istiyordu, içten içe ama nedenini bilmiyordu. Genç cadıdan isteyecek yüzü yoktu ve kızın kalması için de bir neden yoktu. Gözlerini yere dikerken usul usul dolduğunu hissetti, bu sefer gözyaşlarına karşı koyamayacaktı ancak kızın görmesini engelleyebilirdi. Özgür bir rüzgar, kızın ipek saçlarının arasından geçip tüm kokuyu burnuna doldurdu Auden’ın, bu da bardağı taşıran son damlaydı diye düşündü Auden. Kız hemen yanındayken, gözyaşlarının düşüp taşı ıslatmasına izin verdi. Kızın ağzını açmasıyla, içindeki acı kat be kat arttı, sesi kulağını okşuyordu ancak kelimelerin anlamları onun için daha da kötüydü. Bugün ayın ikisiydi ve doüum günü olduğunu şimdi hatırlayabilmişti. Genç cadı unutmamış olacaktı ki, uzun süredir konuşmamış olmalarına rağmen kutlamıştı. Kız, adımlarını daha da hızlandırıp parktan çıkarken Auden hızlanan gözyaşlarının sel misali akıp gitmesine engel olamadı. Kızın adımlarının tok sesleri gittikçe uzaklaşırken başını havaya kaldırıp gökyüzünü inceledi. Doğum günü için güzel bir gündü.

Kaydıraklara çıkan merdivenlere bıraktı kendisini, ayakta duracak takati bulamamıştı kendinde. Yanaklarını ıslatan gözyaşlarını elinin tersiyle silmeye çalıştı. Yutkundu, ancak boüazındaki düğümü def edemedi. Burnunu çektikten sonra kendine gelmeye çalıştı, ne yapacaktı? Böyle mi gidecekti, hep böyle soğuk mu kalacaklardı? Küsen kendisiydi ancak ne zaman özür dilemeye kalksa, yaptıklarının abartı olduğunu kabullenecek olsa, ya gururu yüzünden son anda vazgeçiyordu ya da kendisi can çekişirken onun şen kahkahalar atabiliyor olması ihanet edildiği duygusunbu alevlendiriyordu. Yıllar geçtikten sonra da, bukadar küs kalmışken geri dönmek gibi bir hakkı olmadığını düşündü. Yıllarca küs kalıp, konuşmadıktan, özürlerini kabul etmedikten sonra nasıl dönebilirdi ki? Onu alıştırmıştı, üzüleceğini bile bile yüzüne bile bakmamıştı. Şimdi pişman olup geri mi dönecekti? Yapamazdı. Ne kadar acısa da içi, yapamazdı. Alışırım sandı, ancak yılların ardından hiçbir değişiklik olmadı, zaman onu sadece izledi, alışmasına yardım etmedi. Etrafında çok sevdiği dostları olmasına rağmen, yalnızlık çekti. Ama geri dönemedi. “Sensiz bir anlamı yok ki.” diye mırıldandı cevap olarak, çoktan gözden kaybolmuş kızın ardından, kendi kelimelerini kendisi zor seçebilmişti. Derin bir nefes aldı ve ciğerlerini temiz hava ile doldurdu. Artık, daha iyi hissediyordu, evine dönmeye hazırdı. Ailesinin onun için hazırlamış oldukları şeyleri düşünüp sıkıntı ile iç geçirdi, doğum gününü sevmiyordu. İçten omadığını düşündüğü gülümsemeler, düşüncesizce alınmış hediyeler, yalnız kaldığında döktüğü gözyaşları... gereksizdi sadece. Sevimsizdi, istemiyordu bu ilgiyi eskisi gibi. Arkadaşları olmadan eğlenemiyordu ki, her yıl onu hatırlatmaktan başka hiçbir şeye yaramıyordu.

Sokakları sessizdi, yemyeşil çimenler düzgünce biçilmişti ve havada yeni biçildiğini anlatan o enfes koku vardı. Auden bu kokuya bayılırdı, Birilerini bahçesindeki çimleri biçerken hemen onun önlerindeki kaldırıma otururlardı Marg ile, kokusu geçinceye kadar taşlarla oyun oynarlardı. Her ne kadar istese de kaldırımda oturmadı, bu onu sadece daha da kötü hissettirecekti. Üstelik annesinin onun yokluğunu fark etmiş olması da olasıydı, o kadar hazırlıktan sonra tedirgin olmuş olmalıydı. Evlerinin kapısını aralarken anahtarı deliğinden çekip kot pantolonunun cebine soktu tekrar. Annesi sesi duyar duymaz pembe topuklu ayakkabası ve çiçek desenli ince askılı elbisesi ile çıkageldi. Elinde bir el havlusu vardı elini kuruluyordu, yüzündeki tedirginlik yerini huzurlu bir gülümsemeye bırakırken yumuşak bir ses tonuyla sordu.

Nerelerdeydin? Yatağın boş, bir not bile yok.
Temiz hava almaya çıkmıştım.
Hadi gel, tüm aile seni bekliyor.

Zoraki gülümsemelerle geçen sıkıcı saatlerin ardından yorgun olduğunu söyleyip odasına çekilebilmişti sonunda. Yalnız kalmıştı, elinde arkadaşlarından gelen mektuplar vardı. Chico, Carm, Jena, Aud... Hepsi hatırlamıştı ve mektup yazma düşünceliğini göstermişlerdi. En azından, fazla yalnız hissetmiyordu şimdi. Yüzünde oluşan gülümseme, ne kadar mutlu olduğunu açıkça ifade ediyordu. Zarflardan birini özenle açarken gözüne Krema çarptı. Küstüklerinde onu atmaya kıyamamıştı ancak gözden uzak bir yerlere koymak işine gelmişti. Böylece onu her gördüğünde aklına Marg gelmeyecekti. Fakat, dolabın üstünde, arkalara ittirilmiş olmasına rağmen masmavi gözlerini görebiliyordu Auden. Zarfı çalışma masasının üstüne koyduktan sonra dolaba doğru attı büyük adımlarını bir zıplayışta peluş oyuncağın kolunu kavradı. Oyuncak oldukça kirlenmiş, tozlanmıştı. Fakat hala dünyanın en sevimli varlıklarından biriydi. Ağzının kenarlarındaki krema lekeleri hala duruyordu ve onu daha da tatlı kılıyordu. Masmavi gözleri hatırladığı gibi değildi, güneş rengini soldurmuş olmalıydı. Hala Mar’ın gözlerine benziyordu, hatta bugün gördüğü o yapaylıkla daha da benziyordu. Zira, Marg’ın gözlerinin içine bakarken ısınmayalı uzun zaman olmuştu. Krema’ya sarıldı, sanki dostuna sarılırmış gibi. Sanki ona olan özlemini oyuncak ile giderirmiş gibi. Marg’a sırtını döndüğü gibi Krema’ya dönmüştü, fakat şimdi kollarındaydı işte, eskisi gibi. Marg’ı da kollarına alabilir miydi yine? Ona doyasıya sarılabilir miydi? Zamanı geriye alabilmeyi ne çok isterdi.

Küstükleri gün aklına geldi yine, Krema’yı da alıp yatağının içine girdi. “Bana nasıl yapabildi?” diye sordu usulca, peluş ayısına. Cevap beklemiyordu ancak aklındaki soruları sorma arzusuna karşı gelemiyordu. İksir derslerindeydiler ve ikisi de oldukça sıkılmıştı, Auden sırf onu biraz gülümsetebilmek için eline geçen bütün iksirleri aynı şişenin içine koymuştu, patlayıp dersliği mahvedebileceğini hiç düşünmemişti. Aynı sırada oturan Marg ve Auden’dı bunun sorumlusu, aslında sadece Auden’dı. İksir Profesörü onu kesin okuldan attıracaktı, zaten onu pek sevmiyordu. Bu yüzden ikisini sorguya çekerken cesur bir biçimde ağzını açıp da doğruları söyleyememişti. Profesör, daha çok Marg’ın üstüne gidiyordu ancak Auden, onun kendisinden daha güçlü olduğunu biliyordu. Üstelik, şu ana kadar onu hiç ele vermemişti, şimdi de vermeyeceğinden o kadar emindi ki... Yanılmıştı, fena halde yanılmıştı. Profesör onu odasına alır almaz her şeyi itiraf etmiş olacaktı ki, Auden geceyi zindanda geçirmişti. Başka biri yapsaydı anlayabilirdi, zira kimsenin Auden yüzünden cezaalmasına gerek yoktu. Ancak Auden Margaux için tonlarca şey yapmıştı, hatta birçok şeyi sırf kendisi yapmış gibi göstermişti. Bunların hiçbiri ile övünmüyordu, yine olsa yine yapardı ancak Marg, dünyada en çok güvendiği insandı ve bunu ondan beklemezdi, bunu yapmış olamazdı, ama yapmıştı işte. Auden ne yaparsa yapsın bunu asla unutamıyordu.

Ancak aşırı tepki vermiş olduğunu da gün geçtikçe kabullenmişti, affedilmeyecek ya da bukadar büyütülecek bir şey değildi ancak, durup dururken affetmek de olası değildi, o kadar özürden sonra. Şimdi olsa, anlayışla karşılamazdı belki ancak ona küsmezdi. Ona asla ama asla küsmezdi, bu kadar uzatmazdı. Hatta başka sorunlarla karşılaştıklarında ona sıkıca sarılır, kendinden uzaklaşmasına izin vermezdi. O olmadan neşeliydi ancak hep bir şeyler eksikti. Gamzeleri eskisi kadar sık görünmüyordu artık, onlar da küsmüş olmalıydı Auden’a. Ruhunu kaybetmiş gibiydi, her şeyden kolayca sıkılıyor, hiçbir şeyden zevk alamıyordu. Onsuz geçen her gün daha da zehir olmaya başlamıştı ve Auden bunu daha da fazla kaldıramayacağını kendisine itiraf etti. Peki ya şimdi ne yapacaktı?

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Margaux Beauchon
Ravenclaw V. Sınıf
Ravenclaw V. Sınıf


Mesaj Sayısı : 340
Kan Durumu : Melez.
Rp Partneri : Aa, yok.

MesajKonu: Geri: Her Zaman   Paz Şub. 05, 2012 6:45 pm

Yuvarlanıyordu. Derinlerde bir yerlere, ama nereye olduğu konusunda hiçbir fikri yoktu. Parkın çıkışında yıkılıp kalacağından son ana kadar emindi. Ama adımları onu eve götürdüğünde kapının girişinde ayakları tutmaz oldu. En son hatırladığı şey kopkoyu bir karanlık ve babasının sıcak kollarıydı.

Özlem… Bu kelimenin anlamı vücudundaki tüm enerjiyi çekiyordu. Duyguları sıklaşmıştı. Bir şeyi yeni yeni fark etmeye başladığında kendinden utanıyordu. Dördüncü sınıftan itibaren onu daha sık düşünmeye, aralarında yaşanan sorunun bitmesini istemeye başlamıştı. Onu her gördüğünde eskisi gibi gülemiyordu. Üçüncü sınıfta onu görmesi için elinden geleni yapar iken son sene onu görmemesi için elinden geleni yapmıştı. Çoğu ortamda karşılaşıyorlardı. Bir keresinde ona sarılmamak için kendisini zor tutmuştu. Aynı bugün olduğu gibi. Gururuna yenileceği günü sabırla bekleyeceğine söz vermişti. Ama bu sözü bozduğunda ise ters bir cevap buna sebep olmuştu. Hayatın onlara getirdiklerinin son bulmasını o kadar çok istiyordu ki. Ama yapabilir miydi? Yapardı. Onu seviyordu. Belki hala arkadaş olarak ya da başka bir şekilde. Ne olursa olsun yeniden yanında olmasını diliyordu. Geçmişe dönseler ne güzel olurdu. İksir faciasını önlerdi. O anıları tekrardan yaşardı. Bunca geçen sene gururlu taraf hep Auden olmuştu. Kırılgan taraf ise Margaux. Gün geçtikçe onun gururu artarken karşı tarafın özlemi artmış olabilirdi. Bazen belli anlarda karşı tarafında onu özlemiş olabileceği düşüncesine kapılıyordu. Sonrasında ise bu düşünceler gizli bir kutuya giriyor, bir daha da uğramıyordu genç cadıya. Yaşadığı onca küçük hevesler. Hepsi hayal kırıklıklarıyla son buluyordu. Bugün de öyle olmuştu elbette. İki şık arasında kaldığında soğukkanlı görünerek onun gibi görünmeye çalışmıştı. Yenik düşmek istemiyordu. Çünkü olumlu bir yanıt alamayacaktı. Artık tamamen unutulmuştu. Unutulmasa şimdiye barışırlardı. Olanları anlatmaya çalıştığı her geçen gün çaresizlik içinde olduğunu bilmek de onu yormuştu. Şimdi ise kat be kat artan özlem duygusundan dolayı yoruluyordu. Özlem aşka dönüşmüştü. Emin değildi. Yinede böyle hissettiği zamanlar olmuştu. Hele ki bu yaz. Hele ki bugün. Suratını yastıklara gömmüştü. Tek yaptığı şey ‘ sadece ‘ ağlamaktı. Yarı baygın olduğu dakikalarda usulca odasına girmişti annesi. Elini sıkıca sarmalayıp bir şeyler fısıldadığını hatırlıyordu ardından. Sevgili kızının neden böyle bir durumda olduğunu merak etmişti ama cevap alamamıştı. Biraz daha dinlenmesi için ona zaman tanıyarak sessizce odadan çıkmıştı.

Kalbi yuvarlandığı derin boşluğun en dibindeydi. Düşünmeye yorulan beyni, nefes almakta zorlanan ciğerleri ile ölüm döşeğinde yatmakta olan bir hastayı andırıyordu. En azından kendine göre. Odasının defalarca rengi değiştirilmiş, şimdilerde ise krem rengi tonlarında olan duvarlarına baktı. Hiçbir tablo bu duvarları süsleyememişti. Ama şimdi nedense boş duvarlara bakmaktansa birkaç tabloya bakmak daha iyi kaçabilirdi. Ellerini karnına dolamıştı. Ayaklarını da yukarı doğru çekmiş, boylu boyunca uzanan aynasına dönük bir biçimde uzanıyordu. Böylece nasıl berbat bir halde olduğunu da görmüş oluyordu tabii. Kalp ritimleri her yerdeydi. Ağzının içinde, gözlerinde, kulak zarının dibinde, midesinde. Uyumak istiyordu ama uyuyamıyordu.

Akşam yedi civarında annesi tekrardan yanına gelmişti. Sevecen bir ses tonu ile ‘’ Neden böyle olduğunu bilmiyorum ve anlatmıyorsun. Baban ile eğlenmen gerektiğini düşündük. Önce aklımıza bir fikir gelmedi. Auden’in annesi bizi doğum günü partisinden haberdar etmeseydi öylece kalacaktık. Haydi kalk, eğlenmeye gidiyoruz. ‘’ Bayan Beauchon, 42 yaşında. Genel vücut hatlarına sahip. Omuzlarına kadar düşen kahverengi saçları ve ela gözleri var. Fransız. Muggle. Peyzaj mimarı. Bahçe işleriyle uğraşmayı sever. Margaux odanın içine tünemiş olan serin hava ile karşılaşıp, yorganından kurtulurken annesinin analizini yapıyordu. Sıkıca tuttuğu yorganını bırakmaya imkanı yoktu. Biraz önce annesinin söylediklerine bakılırsa iki sene önce zorla götürüldüğü doğum günü partisine tekrardan götürülüyordu. Ah, hiç ağlamamalıydı. Ağlamasaydı eğer anne ve babası eğlenip, kafasını dağıtmaya ihtiyacını olduğunu düşünmezdi. Kendine ve sonra Auden’e lanet okudu. O partiye gidemezdi. Onun yüzünü göremezdi. Lütfen der gibi bir bakış attı ve düğümlenen boğazını kuruladı. Sesi çıkmıyordu. Pembe rengindeki yorganını annesinin ellerinden kurtarıp duvara doğru döndü ve uyumaya çalıştı. ‘’ Kurdeşen dökeceksin ‘’ Yorgan geri çekildi. Vücudu titremelerle baş gösteriyordu. Yazın ortasında bu iyiye işaret değildi. Hemen bu durumdan yararlanmaya çalıştı. ‘’ Hastayım, iyi hissetmiyorum ‘’ Sert, ciddi bakışlar. Bu bakışlara maruz kalmayı sevmiyordu. Çünkü bu tarz bakışlar onu hatırlatmaktan başka bir işe yaramıyordu. İç geçirdi. Babası odaya geldiğinde hala yataktaydı.

‘’ Margaux tatlı kızım. İyi görünüyorsun. Lütfen, benim için kalk ve partiye gel. Hem Auden’in partisinden bahsediyoruz. Onu seversin. Annen ve ben de severiz ‘’ Koz kullanılmasından nefret ediyordu. Babasına hayır diyemezdi ki. Aynı gözlere sahiptiler. Gökyüzünün mavisinden kat kat koyu mavilikteki iki çift göz birbirlerine bakışlar fırlatırken evin sabırsız hanımı onları bekliyordu. Bir bakış yetmişti, hayır diyemeyecekti. Yine de son bir kez şansını denedi. ‘’ Hala başım dönüyor. Bırakın ben uyuyayım. Auden’in doğum gününü kutladım bile. Siz gidin ‘’

Anne ve babası ikisinin arasında geçen kavgadan habersizdi. Eskisi gibi bir araya gelmemelerini büyümelerine yormuşlardı. Kimi zaman Auden’in annesi ev ziyaretine geldiğinde aşağı inmezdi. Çünkü ikisinin de gözleri aynıydı. Bir şekilde her şey onu hatırlatıyordu. Sokak, okul, park, bir çift göz. Bıkmıştı. Hogwarts bittikten sonra Fransa’ya olan yolculuk kesinleşecek gibiydi.

‘’ İstemiyorum ‘’ Ve babasının kolları arasında ayağa kaldırıldı. Babası odadan çıktığında ise pijamalarından kurtarıldı ve yazlık çiçekli bir elbise geçirildi kafasından. Ellerini kollarını havada savurmak, elbiseyi çıkarmaya çalışmak yerine son olarak annesinin saçlarını düzeltmesine hatta makyaj bile yapmasına izin verdi. İstese annesini odadan çıkartır, arkasından kapıyı kitlerdi. Ama yapmadı. Babasının sözü mahkeme kararı gibiydi onun için. Madem babası için gitmesi gerekiyordu, gidecekti. Koz kullanılmıştı bir kere. Hem aklına şöyle bir fikir gelmişti. Aynı okulda ki gibi. Auden’den uzak dur. Onu gör ama uzak dur. Bu taktiği uygulayacaktı. Onca kalabalık arasında konuşacak başka arkadaşlar bulabilirdi. Artık beş yaşında değildi. Annesi onu zorla aynanın önüne getirdiğinde bir iki dakikalığına şaşkınlığa uğradı. Dağınık topuz saçları ve pancar suratı gitmişti. Gayet iyi görünüyordu. Açık pembe parlatıcı, simsiyah ayrık kirpikler, ince detaylı bir kalem. Makyaj konusunda becerikli bir anneye sahip olduğunu biliyordu ama bu kadarını da beklememişti. Doğruyu söylemek gerekirse kendisini güzel hissediyordu. Ama gereksiz yere süslenme fikri tüm sevincini uçup götürdü. Doğum günü partisi için süslenmemişti. Bir nevi işkence partisi içindi bu süs.

Merdivenlerden inerken yeni bir pişmanlık dalgası ile sarsılmak istemiyordu. Sakin olması gerekiyordu. Evin kapısından çıkarken babasının koluna girdi. Beş ev ötede sarı verandalı ve tahta panjurlu ev gözükmüştü. Merdivenleri bile aynı gözüküyordu. Tek farkı kireç renginden yoksun olmasıydı. Artık koyu bir eflatuna boyanmıştı. Bugün amma çok renklerin üzerine yoğunlaşmıştı. Sanırım ilgisini başka yönlere çekmek için bir bahane oluşturuyordu kafasında.

Kapının girişini gören herkes bu evde bir parti verildiğini hemen anlayabilirdi. Kocaman harflerle ‘ İyi ki doğdun Auden ‘ yazısı parlak neon bir tablo ile girişi süslüyordu. İçeriye adım atar atmaz yirmiden fazla kişi sayabilmişti. Her zamanki gibi gözlem yeteneği yerindeydi. Roderick ailesinin akrabaları ve tanıdığı tüm mahalle sakinleri buraya tünmüştü. Küçükken sevmediği bir grup çocuk, anneleri, babaları hatta büyükanne ve babaları bile buradaydı. Tabii onun büyükannelerinden biri ölmüş biri de böyle partileri kaldıramayacak kadar sosyetikleşmişti. Aud’ların evi fazlasıyla büyüktü. Yaklaşık beş sene önce eve bir kat daha çıkmışlardı. Gelen misafirler için yatacak yer bulamıyorlardı. Onların misafirleri her zaman çok olurdu. Margaux sırayla onları karşılayan misafirleri öptü. Önce Bayan Roderick sonra Bay Roderick. Doğum günü çocuğu ortalıklarda yoktu. Büyük bir rahatlama hissiyle birlikte yerini gayet iyi bildiği tuvalete yönelmişti ki annesi şen şakrak bir ifadeyle aşağı yeni inmekte olan yakışıklı delikanlıya – ki annesi böyle seslenmişti – sarıldı. Tam onlar geldiğinde aşağı inmesi sadece bir tesadüf müydü? Arkasını dönmek istemiyordu. Annesinin onun ismini telaffuz edeceğinden emindi. Bu yüzden yarı koşturur bir edayla tuvalet kapısının tokmağına yapıştı. Açamadı. Bir iki kere tıklattı. Doluydu. Yukarıda ki banyo dedi kendi kendine. Merdivenleri birer ikişer çıktı. Neyse ki boştu. İçeri daldı ve oradan çıkmak istemezcesine kapıyı ardından kilitledi. Belki belli bir süre orada kalabilirdi. Yokluğunun fark edilmemesi için dua ederken on dakikadan fazla orada kaldı. Sonra kapı çalındı.

‘’ İçeride olduğunu biliyorum. Pasta kesilecek, aşağı. ‘’ Annesi gözlerini ondan ayırmamıştı elbette. Farenin deliğinde yakalanması misali hemen yakalanmıştı. İstemeyerek de olsa dışarı çıktı. Sitemli bir bakış attıktan sonra aşağı indi ve kalabalığın arkasında durdu. Açık büfedeki onca hazırlanan hiçbir atıştırmalık ilgisini çekmiyordu. Midesi uçuşan kelebeklerin gazabına uğramıştı. Bir şey yerse kusabilirdi. Bu ihtimal yüksekti. Elinde beyaz şarap bardağı ile koyu sohbetlere dalan babasını izlediğinde gülümsüyordu. Ondan daha değerli kimseyi göremiyordu gözleri. Annesi bile bu kadar değerli değildi. Bu kalabalıkta ki hiçbir insan babası kadar önem taşıyamazdı onun için. Ta ki onu görene dek bu fikir beyninin en ücra köşesinde belirmişti. Kareli gri gömleği ile kalabalığın ortasındaki masanın ucunda duruyordu. Gözleri soluk ve her zamanki gibi ciddi bakışlar atıyordu çevreye. Sanırım parktaki karşılaşmalarından sonra oda kötü olmuştu. Işıklar söndürüldüğünde dışarıdan gelen loş ışık yüzünden yüzünün sadece yarısını seçebilmişti. Nedense onu netçe görebilmeyi istemişti birden. Gözlerindeki o görünmez perdeyi kaldırmayı. Ben buradayım diyebilmeyi. Beni affet diyebilmeyi. Ama olmamıştı. Pastanın mumları küçük meşaleler gibi parıldarken ağlamamak için sol kolunu sıktı. Işıklar geri açıldığında ise annesi tarafından kalabalığın en önüne getirilmişti. Şimdi ise tam onun karşısında duruyordu. Ama o fark etmedi. Pastanın mumlarını üfledi. İyi ki doğdun diye bağıran kalabalık sustuğunda Auden’in annesi ona bir dilek tutması gerektiğini vurguladı. Bu işi ciddiye almıyorum edasına bürünen bakışları ile meraklı bakışları birleştiğinde dileğinin ne olduğunu çok merak ediyordu. Auden olduğu yerde irkildi. Onu görmekten rahatsızlık duyuyor gibi baktıktan sonra bin bir türlü ifadeye bürünen bakışları yine eski duygulu ifadeye büründü. Ve ona bakarak içinden bir şeyler fısıldadı sanki. Annesi dileğini tutup tutmadığını sorduğunda bakışlarını ondan ayırmayarak kafasını yavaşça salladı. İşte o an dünya durmuş gibiydi. Dördüncü sınıftan önce daima hissettiği o çocuksu heveslerden birine büründü yine. Dileğinin ne olduğu konusunda hala bir fikri olmasa da kalbi ondan yana nameler mırıldanıyordu sanki ritimleri ile birlikte. Gerçekten ona bakarak bir şeyler geçirmiş gibiydi aklından. Bakışlarını son dakikada kaçırdığında tekrardan kalabalığın arkasına dönmüştü adımları. Korkmuştu. Yine o delici bakışları görmekten korkmuştu. Ama bir an için bakışlarının yumuşadığı konusunda ant içebilirdi. Ama aldatıcı heveslere kapılmayacaktı. Oradan gitmeliydi. Parkta yaptığı gibi duraksamadan gitmeliydi. Derin bir nefes aldı ama kapıya yönelemezdi. Annesi yanı başında belirmişti bile. ‘’ Haydi gel nice yaşlar dileyelim ‘’ Kaçıncı kez kolundan tutulup sürüklendiğini bilmiyordu. Annesi en içten dilekleriyle doğum gününü kutlarken oda eşlik etti. Sesi mırıldanır gibi çıkmıştı. Auden teşekkür ettikten sonra ‘’ E, sarılsanıza’’ diye bir yorum geldi birilerinden. ‘’ Siz en yakın arkadaşlarsınız ‘’ Bu Bayan Roderick’ti. Kadınlar kırkını geçtikten sonra fazlasıyla tuhaflaşıyordu. Böyle bir sevgi küpüne dönüyorlardı sanki.

‘’ Hadi ‘’ düşüncelerini yeni bir ısrarla toparladı. Ama kolları hareket etmiyordu. Yere doğru kayan gözleri delicesine koşmak isteyen ayakları. Bir iki dakika sadece bunlar vardı. Sonrasında ise birine doğru çekildi. Sıcak iki kol. Babasınınkiler değildi. Onunkiler kadar güçlü değillerdi çünkü. Ama onunkilerden daha sıcaktılar. Belki de daha tanıdık. Soğuk bir sarılma değildi bu. Evet, dört senenin özleminin giderilemeyeceği bir sarılma olsa da yetebilmişti. O an için. Bütün gece öyle kalabilirdi. Bütün gece o kollar arasında özlem giderebilirdi. ‘’ Teşekkürler ‘’ Aud mesafeli ses tonu ile konuşmaya başladığında hissettiği tüm o sıcaklık kayboldu. Kollarından uzaklaştı, başını hafifçe eğdi ve babasının yanına gitti. Taktiği uygulamaktan başka çaresi yoktu. Uzak dur, gör ama uzak dur. Kelimeler beyninde fır dönerken yaşadığı onca küçük hevesleri bir kenara bıraktı. Duyduğu mesafeli ses tonu yüzünden beynindeki tüm olumlu düşünceler bin bir parçaya bölündü ve kendini yeniden umutsuzluk çukurunda buldu.

Eve döndüklerinde yaptığı ilk şey uyumak oldu. Gördüğü rüya sabah ki rüyaydı. Ormanlık bir alan ve çevresine toplanan kutup tilkileri. Bazılarının bakışları yumuşak ama bazılarının ki öfkeli. Marg yakınlaşmak ve uzaklaşmak arasında kalıp kalıp duruyor. Yüreği umutla dolarken tekrar eski yerine dönüyor. Ağlıyor, ağlıyor ve ağlıyor. Ta ki bakışları yumuşak olan tilkiyi görene dek…
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Her Zaman   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Her Zaman
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» South Park ne zaman bitiyor ? Kesin bakın..

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Şehirler :: Diğer Şehirler-
Buraya geçin: