AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Sirk Kaçkınları

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Alhwin Schröder

avatar

Mesaj Sayısı : 100
Kan Durumu : Bilmiyor.
Rp Partneri : Jezebel Moraine.

MesajKonu: Sirk Kaçkınları   C.tesi Mayıs 26, 2012 12:08 pm

Jezebel Moraine & Alhwin Schröder
And Love is not a victory march / Halleujah

    Gözlerini kapatarak yavaşça selamladı önündeki coşkulu kalabalığı. Her şey o kadar büyüleyici, o kadar ihtişamlıydı ki asırlar sonra bile insanın kalbinden asla kopamayacak bir parça gibiydi. Uzun adımlarıyla büyük çadırın içinde yürümeye başladı. Her zaman ki gibi insanları heyecanlandırmak istiyordu. Sirkin en eğlenceli şovunu görmeye gelen zengin adamlar, yanlarında oturan metresleri ile birlikte söylenmeye başladılar. Şovun bir an önce başlamasını istiyorlardı. Arka sıralarda oturan halk ise, heyecanla bekliyordu. Ne şikayet ediyor, ne bağırıyor ne de konuşuyorlardı. Birçoğu, hayatlarında bir daha göremeyecekleri bu fırsatı yok etmek istemiyor gibiydi. Alhwin Schröder sonunda gözlerini açtı ve çadırın tam ortasında duruverdi. Yaklaşık on saniye kadar hiçbir şey yapmadı. Seyirciler pür dikkat oğlan çocuğunu izlerlerken genç şovmenin ağzından bir ıslık süzülüverdi havaya. İki kere öttürdü ıslığını. Hiçbir ses yoktu. Tam herkes yuhalamaya başlayacakken, Alhwin bir daha ıslık çaldı. O anda tüm şempanzeler yukarıda saklandıkları halatlardan kaymaya başladılar. Kalabalıktan hayret verici nidalar yükselmeye başladı. Bir anda tüm çadır, elli maymun ve bir maymun çocukla dolmuştu. Büyük megafondan Mr. Moraine'nin sesi yükseldi.

    " Bayanlar, baylar! İşte karşınızda Maymun Adam! "
    Ve işte şov başlamıştı. Alhwin, elli maymunu bir arada tutarak, mükemmel bir iş çıkarıyordu. Onlar gibi hareket ederek, onlar gibi ateş çemberlerinden atlayıp, birlikte hiphop dansı yaparak, maymunlarla birlikte altta kalanın canı çıksın oynayarak Almanya'nın kalbini bile fethetmeyi başarmıştı. Onu maymun adam yapan şey de tam olarak buydu aslında. Hiçbir sirk şovmeni, eğittikleri hayvanlarla bu kadar içli dışlı olmazdı. Hepsi onlara emir vererek, hayvanlarının hünerlerini sergilemesini sergilerdi. Oysa Alhwin, tam tersini yapıyordu. Kendi şempanzeleri ile birlikte atlayarak, onlarla birlikte hareket ederek farklı olduğunu ortaya koyuyordu. Ayrıca bazı zamanlarda öyle şeyler oluyordu ki insanın aklı ermiyordu. Çocuk zor durumda kaldığında olağanüstü bir şey yapıyor ve durumdan kurtuluyordu. Sanki bir büyücü gibi! Mr. Moraine her ne kadar onu sihirbaz yapmak istese de Alhwin, maymun olmakta oldukça kararlıydı! Şovu bittiğinde tek ayağının üzerinde, iki elinde üç tane bebek şempanze varken selam verdi ve kulisin içine girdi. Neşeyle şempanzeleri kafeslerine koyarken Moraine gelip çocuğun sırtına vurdu. " Sen ne yaptığını sanıyorsun? " Çocuk anlam veremeyerek boş boş sahibine baktı. " Hiç yeni bir şey yok! Hep aynı zımbırtılar, aynı ateş çemberleri, aynı oyunlar! " Alhwin ağzı bir karış açılmış halde adamı dinliyordu. Ah, hadi ama! Şaka yapıyor olmalısın. " Ama herkes bayıldı! " dedi yüksek sesle. Adam hoşnut olmayan bir edayla burnunu kırıştırdı. " Aptal, beş parasızlar tabi bayılır. Önemli olan iş adamları, yatırımcılar, karısını evde bırakıp metresleri ile gelen zengin piçleri! Tüm para onlarda! Ve onlar bana ne dedi biliyor musun? " Alhwin gözlerini devirerek omuz silkti. " Ne demişler? " dedi alaycı bir ses tonu ile. Adam hırsla genç delikanlıya bir yumruk attı. Çocuk geriye doğru sendeleyip yere düştü. Burnundan kan geliyordu. " Hastalıklı devenin, oynak kıçlı eşeği becermesinden doğma bir piç olduğunu! " Bu kadarı yeterdi. Bu gece aynı şeyler olmayacaktı. Bir dolandırıcı olan bu pislik adam, çocuğu Hindistan'da, battaniye ile sarılı, üzerinde de sadece isminin yazdığı kundakta bulduğunda onu büyütmüş, sirk için eğitmişti; fakat ona bir çocuktan ziyade sirkindeki hayvanlardan biriymiş gibi davranmıştı. Çoğu kez adamın şiddetine maruz kalmasına karşın hiçbir zaman karşılık vermemişti; çünkü adam sürekli ona minnet duyması gerektiğini hatırlatıp duruyordu; lakin bu kadarı fazlaydı. Keşke beni yanına almamış olsaydın! diye düşündü. Ayağı kalkıp kanayan burnunu sildi. " Ne yapmamı istiyorsun? " dedi bezgin bir halde. Mr. Moraine, gözlerini kısmış çocuğa bakıyordu. Sonunda tekrar Alhwin'in yakasına yapıştı. " Ne mi yapmanı? Kahrolası herhangi bir şey yap! Hani bazen tuhaf şeyler yapıyorsun ya, onlardan. Yoksa seni doğduğuna pişman ederim. " Adam yakasını düzelterek tam kulisten çıkacakken Alhwin arkasından bağırdı. Tuhaf bir şekilde, eğer bu gece ona karşı çıkmazsa, bir daha asla karşı çıkma şansının olmayacağını düşünüyordu. " Hey Jackson! " dedi. Adam kaşlarını kaldırarak başını yarım bir biçimde oğlana döndürdü. " Hiçbir şey yapamazsın. "

    Her şey bir anda oluvermişti. Jackson Moraine, çocuğun üzerine doğru yürürken, Alhwin de karşılık vermeye hazır bir haldeyken ikisinin de önemsediği bir sesin çığlığını duydular. Jezebel. Daha sonra birçok çığlık ve hayvanların acı dolu iniltileri yükseldi. Alhwin fırlayarak meydana çıktı. Her şey o kadar karmaşıktı ki ne olduğunu çözmek fazlasıyla zordu. Gösterinin yıldızı, patronun kızı Jezebel; Alhwin'e doğru telaşlı bir biçimde koşuyordu. Oğlan kızın belinden tutarak onu yakaladı. Ne olduğunu sorduğunda kız kesik kesik, nefes almaya çalışarak konuşmaya çalışıyordu. Atlar ile dans ederken, ateş çemberi bir anda yerinden fırlamış ve çadırın tavanına sıçramıştı. Birkaç saniye içinde her yer alev almıştı. Kızın elinden tutarak birlikte dışarı çıkmak için ortalıkta koşuşturan insanların arasına karıştılar. Alhwin, kızı sımsıkı tutuyordu. Eğer elinden kayarsa, ezilme tehlikesi yaşayabilirdi. O kadar korkunç bir tabloydu ki hatırlamak dahi istemiyordu. Zaten en son hatırladığı şey, büyük kolon yıkılıp onun altında kalmadan hemen önce Jezebel'in " Babam? " diye haykırışıydı.

    1 Yıl Sonra...
    Siyah smokin üzerine tam oturmamıştı; ancak bedenini saran ceket tüm kaslarını gösteriyordu ve böyle çok daha mükemmel gözüküyordu. Sarı saçlarını iki eliyle hafifçe karıştırarak düzeltmeye çalıştı. Ne yaparsa yapsın iyi bir sonuç alamayacağından, omuz silkip vazgeçti. Sevgili profesörlerinin ona destek olurcasına, biraz da utandırıcı bir hareket göstererek ona hediye ettiği siyah deri ayakkabıları da giyerek hazırlığını tamamlamış oldu. Aynaya son bir kez baktıktan sonra merdivenlerden inip, ortak salona vardı. Hala Hogwarts diye bir yer olduğuna inanmakta güçlük çekiyordu. Oysa buradaydı ve her şey sirk dünyasından bile daha şaşırtıcıydı. Kısa bir sürede o ve Jezebel yaşıtlarıyla aynı seviyeye gelmişti; lakin bu saçmalığı kabul etmesinin tek nedeni, sahiplendiği kızın rahat etmesini sağlamaktı. Kendisi parasız, işsiz geçinebilir, hatta bunu yaparken eğlenirdi bile; fakat Jezebel? O farklıydı. Alhwin sirkte, hayvanların yanında samanlıkta uyurken, o babası ile ihtişamlı otellerde kalıyordu. Kibar, nazik ve rahatına düşkündü. Bir hanım efendinin sahip olduğu tüm şımarıklığa ve gösterişe sahipti. Hogwarts -görkemli şato- onun için iyi bir deneyim olabilirdi. Gerçi Aidan'ın anlattığı ejderhalar, ruh emiciler ve kızgın quidditch topları tereddüt yaşamasına neden olmuştu. Alhwin, daha kendisinin bile bilmediği bu dünyada onu nasıl koruyabilirdi ki? Tüm bunları düşünürken neredeyse yarım saat geçmişti. Duvar saatine baktığında gecikmiş olduğunu fark etti. Sıkıntıyla iç çekti. Her zaman ki Jezebel. Aynı yaşta olmalarına ve tüm ömürlerini birlikte geçirmelerine rağmen, onunla senede bir ya da iki kez konuşurdu. Sevgili babası, onun Alhwin ile konuşmasını istemezdi. Tutucu bir adamdı. Alhwin geceleri sirk fahişeleri ile geçirirken kızı ders çalıştırırdı. Zaten bir araya geldiklerinde de pek konuşmazlardı. Alhwin, her ne kadar inkar etse de bu gösteriş meraklısı kızdan tüm hayatı boyunca hoşlanmıştı; fakat onunla konuşmaya yeltenmedi. Jezebel de tuhaf bir şekilde, çocuğu gördüğünde sessizliğe bürünüyordu. İşte bu son sene, Alhwin ve Jezebel hayatlarında hiç konuşmadıkları kadar çok konuşmuşlardı. Kızı her düşündüğünde kalbinin çarpmasına engel olamıyordu. Hem çocuksu bir dürtüyle ona derin bir sevgi besliyor, hem de erkeksi tarafı ile ona sahip olmak istiyordu. Aklına mahrem düşünceler geldiğinde ise kafasını sallıyor, kendisini suçlu gibi hissediyordu.

    Sonunda genç cadı merdivenlerde belirdi. İki metre öteden bile ışıltısı fark edilen gözleri, çocuğu beklenti ile süzüyordu. Belli ki inanılmaz güzelliğini, başkasının ağzından duyarak tatmin olmak istiyordu; lakin Alhwin'in iltifat etmeye niyeti yoktu. Daha fazla bakıp, kalbinin sızlaması yerine, gözlerini abartılı bir biçimde deviriverdi. Genç kız ile aralarında asla bir şey olamazdı. Bunu düşünmek bile imkansızdı. Ona ne kadar ilgisiz davranırsa, aralarında o kadar az şey gelişeceğini düşünüyordu; lakin haksızdı. Kız, oğlanın bir şey dememesine bozularak, büyük bir hayal kırıklığı ile omuzlarını çökertip huysuz bir edayla dışarı çıktı. Alhwin, kızın onun koluna gireceğini düşünmüştü; fakat çok kızmış olacak ki önden hızlı hızlı yürümeye başladı. Genç büyücü, hiçbir şey söylemeden cadıyı sessizce takip etti. Balo salonuna geldiklerinde çocuğun gözleri bir kez daha kamaştı. Her şey o kadar abartılı ve süslüydü ki, Jezebel'in tam hoşlanacağı biçimdeydi. Sıkıntıyla içini çekti. Bu gece onun için oldukça zor geçecek gibi görünüyordu. Birlikte dans etmeye başlamış insanların arasından geçerken, herkesin göz ucuyla onlara baktıklarını hissedebiliyordu. Büyük ihtimalle hepsi bu iki yabancıyı merak ediyorlardı. Ortadaki masalardan birine yerleşmeyi düşündükten sonra tam kendisini sandalyesine atıp gömülecekti ki, genç kızın ayakta onu süzdüğünü fark etti. Tabi ya! Hemen ayağa kalkıp Jezebel'in sandalyesini çekti. Kız teşekkür ederek oturdu. Ardından Alhwin kendisini sandalyeye mıhladı...


En son Alhwin Schröder tarafından Salı Haz. 05, 2012 9:58 am tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jezebel Moraine

avatar

Mesaj Sayısı : 52
Kan Durumu : kan görünce bayılıyor.
Rp Partneri : alhwin varmış bir tane.

MesajKonu: Geri: Sirk Kaçkınları   Cuma Haz. 01, 2012 12:08 pm

    Etrafı onlarca lamba ile bezenmiş aynaya akseden görüntüsüne bakarak bir kez daha buklelerini düzeltmek için elindeki saç fırçasını önünde bir yerlere koydu. Masmavi gözlerinin derin şeyler saklıyormuş gibi manalı bakışlarının içindeki masumluk reddedilemezdi, üzerindeki beyaz tüllü elbise ile birleşince bir meleği andırmaması için hiçbir sebep kalmıyordu. Gürültüler kulaklarında uğultuya dönüşürken aynada kendi görüntüsü dışında hiçbir şey sabit durmayarak bir sağa bir sola hareket ediyordu, bu karmaşanın içinde bile huzurluydu kız. Aslında bile demek gerekmezdi, küçüklüğünden beri yaşadığı yer hep bu telaşlı karmaşaya ev sahipliği yapmıştı. Bu kaos onların asla davet edilmemiş ama geldiğinde de def edilmemiş misafirleri gibiydi, artık kendisi dahil kimse onun bir misafir olduğunu hatırlamıyordu. Kız derin bir nefesi içine çekerek parmak uçlarında yükseldi ve bacaklarının arkasıyla oturduğu sandalyeyi birkaç santim geriye kaydırdı. Alkış sesleri biten gösterinin ardından delice yükselirken kızın adımları birazdan sahneye çıkışını yapacağı yere, kırmızı perdeyle yapılmış derme çatma kapının yanına ilerliyordu. Nerdeyse anında yanında beliren beyaz atını alışılagelmiş hareketlerle okşarken onlarla birlikte üzerine çöken huzurun ilk dalgaları yavaşça onu sarmaya başlamıştı şimdi. Annesinin vefatının ardından kendisine bıraktığı midillinin büyümüş hali yanıbaşında dururken ona hatırlattığı tek şey duru güzelliğiyle ve ipeksi sesiyle hem hayvanları hem de insanları kendine hayran bırakan annesi oluyordu. Sirkin afişlerinde tüm ihtişamıyla parıldayan kadının kocası ile tanışması da bu inanılmaz yeteneği sayesinde gelişmişti zaten. Turne için gittikleri bir yerdeki yerel salgının pençesindeki kadın, alışık olmadığı şartlara yenik düşerek can verişi hayatlarında domino etkisi yaratıp bildikleri her şeyin yıkılmasına sebep olmuştu. O zamanlar anca dört yaşında olan Jezebel bu değişimin esintilerini her hücresinde hissetmiş ancak küçük kalbine büyük gelen üzüntünün etkisiyle bu hislerini en gerilere doğru itmişti. Artık küçük yıldız oydu, kendisine bırakılmış midillinin sırtında oldukça rahat hissetse de babasının tatlı diliyle ört bas etmeye çalıştığı halde bir baskıdan farksız olan kızın daha fazla atla iletişime girmesi isteği her geçen gün artınca içindeki sevgi ve diretme duygularının çatışması gerçekleşmiş, birçok kayıp verilerek sevginin ağır basması ile sonuçlanmıştı. Ya da inadı pes edip beyaz bayrak kaldırmış da olabilirdi, gerçi bu öyle pek sık karşılaşılacak bir manzara da değildi. Babasının gittikçe hırçınlaşan davranışları birbiri üstüne eklenince zamanında bırakmış olduğu isyankarlığı tekrardan üstlenmek o kadar zordu ki! Hem üstelik yaptığı her hareketin ucunun iyilikle dokunduğu tek kişi kendisiydi, böyle bir nankörlüğü gerçekten yapabilir miydi? Zaten dünyada en çok değer verdiği varlığı kaybettikten sonra babasının sevgisinden yoksun kalmayı göze alabileceğini de hiç sanmıyordu. Bir kere nerede yaşardı, hiçbir fikri yoktu. Babası dışında bir tanıdığı, akrabası ya da çok yakın arkadaşı bile yoktu. Böyle düşününce kendini kapana kısılmış, anahtarı sadece babasında olan bir kafesin içinde gibi aciz hissediyordu; yine de bu durumdan kurtulmayı değil de böyle düşünmemeyi koydu kafasına.

    Beyaza bürünmüş kıyafeti ile beyaz atının üzerine çıkıp sahnenin ortasına geçmeden önce dönüp kocaman bir gülümsemeyi içinde bir çok çelişen duyguyla birlikte babasına gönderdi. Artık dünyevi meselelerin bir süreliğine askıya alındığı, sadece huzurun ve takdir edilme arzusunun kanında gezindiği dakikalardaydı. Atın üzerinde ayağa kalkıp bir bacağını doğrudan omzuna yerleştirirken alışılagelmiş şaşırma sesleri onu bir bakıma memnun ediyordu. Gözlerini kapamış ve yanından geçen kahverengi yelenin sahibi atın sırtına bir geçiş yapmak için hazırlanmışken daha gözlerini açamadan çığlıklar yükselmeye başladı. Mavi gözleri bağırışmaların sebebi ile karşılaşınca o da bir çığlık koyvermeye engel olamadı. Her yanı saran alevlerin içinde seyirciler kapıdan çıkmak için birbirlerini adeta ezerken huysuzlanan atın üzerinden düşen kızın tutuşmaya başlayan samanların arasında boylu boyunca uzanması korku duygusunu azaltmayı hiç de beceremiyordu. Onu elbisesinin eteğinden yakalayan bir kıvılcımı söndürmeye çalışarak az önce hazırlandığı odaya doğru koşmaya başlamıştı. Babasını bulmak istiyordu, adam onun başını okşayarak kendisini sakinleştirecek ve bu karmaşaya son verecekti. Dansçılardan çok sevdiği Elizabeth omzuna çarparak giderken kız ne yapacağını iyice şaşırmıştı. Bir köşeyi daha dönünce babasıyla birlikte ayakta dikilen Alhwin'i gördü. Hatırlayabildiği en eski günden beri hep etrafta olduğunu bildiği ama bir türlü arkadaşlıklarının ilerlemediği çocuğa doğru korkuyla koşarken çocuğun onu yakalamasıyla sonunda tüm korkusu gözyaşlarına dönüşüp akmaya başladı. Alevler! Daha fazla bir şey anlatabilecek gücünün olduğuna inanmayan kızın eli, çocuğun avcunun içinde isle kararmış temiz havaya çıkarken hayatını içinde geçirdiği çadırın git gide yıkılmaya başladığını izlemek oldukça iç burkucuydu. Kız kafasını sağa ve sola telaşlı hareketlerle çevirirken görmek istediği tanıdık yüzü arıyordu ama bulabildiği tek şey kulaklarına çalınan bir çığlık oldu. "Baba!" Sarışın çocuğun kucağına düşüp bilinci tamamen kapanmadan önce sarfedebildiği son kelimeler bunlardı.

    Balo Akşamı.
    Bu sefer başka bir aynanın karşısında yine saçlarını düzeltirken geçmişin hiç peşini bırakmayan anılarının zihninde gezinmesini durdurmak için son bir yıldır yaşadıklarını değerlendirmeye çalışıyordu şimdi Jezebel. Hayatlarının ani değişimini takip etmek kendisi için bile zor olmuştu. Yıllar boyunca illüzyonlarla insanlara sihir gerçekten varmış gibi göstermişlerdi ama kendileri hiçbir zaman buna inanmamıştı. Şimdiyse bu sihir dünyasının içindeydiler ve bu sefer de her şeyin illüzyondan ibaret olmadığını kabullenmek zorundaydılar. Sürekli yer değiştiren korkunç merdivenleri dışında görkemiyle kız için mükemmel bir yaşam alanı oluşturabilecek şato bir bakıma alışılabilirdi ancak bir tahta parçasını sallayarak yaptıkları şeyler! Akıl alabilecek gibi değillerdi işte. Yine de memnuniyetsiz olduğunu söyleyecek değildi. Peri masallarını hak eden bir kız olduğunu herkes biliyordu zaten. Asıl zorlandığı konuysa insanlarla ilişkileriydi. Bir şekilde Gryffindor binasına Alhwin ile birlikte seçilmeyi başarmış kıza binasının logosu eskiden sirkte besledikleri yavru aslanı hatırlatıyor olsa da burayı sevmediğini söyleyemezdi. İnsanların onlara karşı takınmaya çalıştığı sıcakkanlı tavra kendisi de tüm meleksiliğiyle karşılık vermeyi denese de alışık olduğu şımartılma duygusu sebebiyle eski günleri mumla aradığı da bir gerçekti. Normalde herkes onu severdi, gözbebeği olan kişi hep o kızdı. Güzelliği ve iyi kalpliliğinin herkes tarafından takdir edilirken şimdi gözler üzerine sadece yeni kız olmasından dolayı çeviriliyordu. Sadece Alhwin... Ona eski günlerdeki prenses yaşamından tek parça olarak kalmış çocuğun davranışlarında hiçbir değişim yoktu. Artık her zamankinden fazla konuşuyorlardı tabii ki, şimdiye kadar neden aralarının böylesine açık olduğunu anlayabilmiş değildi. Okuldaki her kızın ona attığı kaçamak bakışlara gereksizce öfkelenmesi olmasa belki de aralarındaki arkadaşlık oldukça iyi ilerleyebilirdi. Bu duygunun sebebini çocuğun eskiye dair yanında kalan tek insan olmasına bağlamak istiyordu ama içinden bir ses durmadan bunun aksini iddia ederken bu hiç de kolay olmuyordu. Göz ardı etmek bu kadar zor olmamalıydı...

    Düşüncelerinin içinde giydiği elbiseyi son inceledi ve en azından güzelliğinin eskisi kadar yerinde duruyor olmasına şükretti. Toz pembe tülleri yere kadar inen kıyafetiyle ilgiyi üzerine çekmemesi mümkün değildi. Tamam, ilgi meraklısı olması ciddi anlamda hoş bir şey değildi ama insan eski zamanlardaki alkışları ve hayranlıkları ister istemez özlüyordu. Üç kızla daha birlikte paylaştığı odadan çıkarken oda arkadaşlarından birinin ona samimice gülümsemesiyle keyfi iyiden iyiye yerine gelmişti. Kendilerini artık büyücü ve cadı olarak adlandırmaları gerektiğini biliyordu fakat cadı denildiği zaman uzun burunlu, siyah şapkalı çirkin yaratıkların gözünün önünde belirmesi kendini böyle adlandırmaması için en büyük sebepti. Gerçi bu cadıların ne kadar güzel olduklarını deneyimlemiş biri olarak bu kanıdan kurtulamaması oldukça saçmaydı. Onları evsiz gibi yaşamaktan kurtaran ve bu mistik güçlerin farkına varmalarını sağlayan kadının güzelliğini bilerek onu kocaman benli ve gri püsküllü saçlı bir cadı ile karşılaştırması mümkün değildi. Her zaman güçlü görünen ve otoriter davranan kadının onlar için yaptıklarından sonra kendisine duyduğu sempatiyi anlatmaya kelimeler yetmezdi. Laubaliliğe kaçmaması için özen gösterdiği ilişkilerinde en ön plana çıkan duygu minnettarlıktı. Merdivenleri inerken kendisi ile gelmesi için zorla ikna ettiği çocuğu görmesiyle kalbinin hızlıca atmaya başlaması bir oldu. Alnına düşmüş sarı saçları ile neden okuldaki kızların ilgisini çekmiş olduğu açıkça görünen çocuğun yüzündeki her mimik kıza karşı hayranlık barındırıyor olsa da dudaklarını açıp ufacık bir cümleyi bile ona bahşetmemiş olması nasıl da kabacaydı! Kim bilir başkalarına hangi sözleri sıralarken kıza karşı tek bir iltifatı bile çok görüyordu! Sinirle yürürken Alhwin'in onu takip ediyor olup olmadığını öylesine umursamıyordu ki büyük salonun kapısına gelene kadar adımlarını yavaşlatmadı bile. Nefes kesici manzarayla karşılaşınca tam kapıda mıhlanıp kalmıştı genç kız. Havada süzülen binlerce ışıltılı mum, gümüşi renkteki hayaletlerin bir sağa bir sola doğru uçuşması ve bu görüntüyle yıllardır haşır neşir olan öğrencilerin olağan hareketlerle fakat olağanüstü güzellikleriyle salonu doldurmuş olması kızın bir kez daha bu ortama hayran kalmasını sağlamıştı. Kocaman bir masaya sırayla dizilmiş profesörlerin ağırbaşlı ihtişamları göz doldururken Jezebel burayı hak edip hak etmediğine dair tereddüte düştü. O, bu görkemli hayatın belki hep hayalini kurmuştu ama hiçbir zaman sahip olacağına inanmamıştı. Kamaşan gözlerini tavandaki gökyüzünden çeker çekmez bir masaya doğru ilerlemeye başladı ufak adımları. Göz ucuyla baktığında kendisi gibi etkilenmemiş olan çocuğun başka bir kızın kollarına koşmak yerine onun peşinden gelmiş olduğunu görmek yüzüne koca bir gülümsemeyi yerleştirmek için yeterli olmuştu. Gecikmeli de olsa Alhwin'in sandalyesini çekmesiyle sahip olduğu tüm zarifliği kullanarak masaya yerleşti. İstediği oluyordu! Gözler çifter çifter onlara dönerken meraklı fısıltılar her yanı sarmıştı. İlginin verdiği sarhoşlukla sarışın çocuğa dönerken burata gelmeye nasıl da niyetsiz olduğunu hatırladı onun. Onu memnun etmek şimdi kendisine verilmiş bir görev gibiydi ve hiç öyle görünmese de bugüne kadarki meydan okumalarının en dişlilerinden biri olacağı kesindi. Çocuk kafasına sıkılmayı koyduysa sıkılacaktı, eğer kız elinden geleni yapmazsa. Çalan şarkı ile birlikte onun da hoşuna gideceği bir fikir geldi aklına. Dans etmelilerdi! Yıllardır esnekliğiyle herkesin şaşkın bakışlarını üzerine çekerek dans etmiş kız için yine aynı şeyleri yapmaktan daha güzel bir şey olamazdı. Gözlerini belki anlar da onu dansa kaldırır diye çocuğun gözlerinin içine dikip şarkıyı mırıldanarak tırnaklarıyla ritim tutmaya başlayan cadı oğlanın üzerinde en ufak bir tesir bile etmemişti. Oflamalara başlaması da yararlı olmayınca gururunu ayaklar altına almasının vaktinin geldiğini anladı. "Anladığım kadarıyla beni dansa kaldırmak istiyorsun?" Yaptığı emrivakinin sinir bozucu olduğunu biliyordu ama centilmenlikten haberi olmayan birine daha kibar davranması beklenemezdi. Anında ayağa kalkıp elini uzatacağından emin olduğundan dolayı gözlerinin içi bilmişlikle parıldayarak zaferini ilan etmişti bile.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Alhwin Schröder

avatar

Mesaj Sayısı : 100
Kan Durumu : Bilmiyor.
Rp Partneri : Jezebel Moraine.

MesajKonu: Geri: Sirk Kaçkınları   Salı Haz. 05, 2012 10:51 am

    Oturduğu sandalye, o zamana kadar gördüğü en rahat sandalyeydi; fakat bunun farkında olmayacak kadar sıkıntılı hissediyordu kendisini. Tüm bu pırıltının, şatafatın altında saklanan yapmacık görüntüyü, belki Jezebel fark etmeyebilirdi. Oysa Alhwin, genç yüzlerin gözlerindeki yalan ve mutsuzluğu görebiliyordu. Hepsi aslında gelmeye yeltenmek istememiş, mutlu görünmeye mecburmuş hissi uyandırıyorlardı. Ya da sadece bir teoriydi bu. Böylece Alhwin; kendisinin inanmak istediği şeye güvenip, koca salonda sadece kendisinin mutsuz olmadığını bilmek istiyordu. Kollarını birleştirip, yüzünü asabildiği kadar astı. Sanki Jezebel buna aldıracakmış gibi (!) Olabildiğince neşeli görünen, bu ışıltılı salonda bile dikkat çeken ve altın güneş gibi parlayan genç kıza baktı. İçinde hiç anlayamadığı, hatta daha önce hissetmediği bir şeyler kıpırdanıyor gibi oldu. Yüreğini sızlatan bu hissi çekip çıkarmak istedi; fakat acının zevkine yeni varan bir mazoşist gibi onu kalbinde tutmak istiyordu. Asla aklına getirmemesi gerekirdi bu tür düşünceleri. Hatta bu yüzden suçluluk çekmesi gerekirdi; lakin en ufak bir utanç hissetmiyordu. Bu kadar güzel bir genç kıza sahip olmak, onu kollarına almak istemesinde, ne tür bir suç vardı ki? Alhwin, çaktırmadan Jezebel'e bakmaya çalışırken, yan masada oturan bir yılanın ona aç gözlerle baktığını gördü. Elinde olmadan yumruklarını sıkmıştı. Ters ters onları gözetleyen yılana baktığında, oğlan gözlerini başka yöne çevirmek zorunda kalmıştı. İçinden lanet okuyarak başını öne eğdi. Jezebel'i nasıl koruyacaktı? Eğer bir şeyler yapmazsa bu güzel kız bir gün ondan ayrılacaktı. Onu bekleyen bir adamın -muhtemelen Jezebel'in her istediğini yapan bir kılıbık- kollarına gidecekti. Kıskançlık. İşte bu hissetmemesi gereken bir duyguydu. Bir anda onu sarmalayan anıların kollarına attı kendisini. Geçmişe dönmek istemese de, Jezebel'i ilk kıskandığı zamanı hatırlayabiliyordu.

    Yıllar yıllar önce, İngilte/Lancaster, Dükün Şatosu
    " Ne yani, kontun çocuğu ile mi dans edeceksin? "
    O zamanlarda bile kendisini bir prensesten üstün gören Jezebel kafasını sallayarak Alhwin'e baktı. O kadar minik ve güzeldi ki, porselen bebekleri andırıyordu. Yedi veya sekiz yaşında idiler. Alhwin artık tek başına gösteri yapıyor ve büyük alkış alıyordu. Jezebel ise gösteri yapmaya henüz başlamamıştı. Sirk çalışanlarından Koca Benli Carmen'e saçını ördürmek ile meşgulken, oğlan çocuğu, delice bakışlarla kızı süzüyordu. O zamanlar, Jackson Moraine, az da olsa çocukları bir araya getirirdi. Hem zaten ikisi de o kadar masumdu ki birbirleri hakkında mahrem hayaller kurmuyorlardı. Ne var ki, Alhwin her ne kadar destekli sutyenlerin ne olduğunu bilmese de, Jezebel'den fazlasıyla hoşlanıyordu. Masmavi ışıl ışıl gözleri, bukleli saçları ve kırmızı pabuçları ile o kadar şirindi ki! Gerçi Alhwin de öyleydi. Saçları şimdikinden daha açık renkliydi. Sirkteki herkes sapsarı olduğundan dolayı ona civciv diyordu. Kollarını birleştirerek yatağa oturdu. Hala Jezebel'e bakıyordu. Koca Benli Carmen, kaşlarını kaldırarak Alhwin'e baktı.
    " Senin işin yok mu bakayım? "
    " Yok. "
    " Kızı rahatsız etme o zaman.
    Alhwin sinirlenmişti. O koca dötlü kadın ondan ne istiyordu? Jezebel'in yanında olmak istiyordu işte! Başka bir şey yapmak istemiyordu.
    " Sana ne! " dedi hırsla.
    Carmen ağzını şaşkınlıkla açıp çığlığı bastı. Elindeki terliği göstererek, " Bak şu terbiyesize, hemen çık odadan. Sakın içeri gireyim deme! "

    Alhwin'in öfkesi git gide büyüyordu. Onu Jezebel'den ayırmıştı pis fahişe! Yataktan hızlıca kalkıp kapıya yöneldi. Minik kız olanları şaşkınlıkla izliyordu. " Şimdi gidiyorum. Ama bir gün o yüzündeki koca benin aynısının dötünde olduğunu da herkese kanıtlayacağım! " O sırada kadın terliği fırlattığında ve arkasından çığlık çığlığa bağırdığında, Alhwin çoktan koridorun sonuna gelmişti bile. O an çocuğu mutlu eden tek şey Jezebel'in kahkahası idi. O kadar harika bir sesi vardı ki, Alhwin en kızgın olduğu zamanlarda bile onun sesini duyduğunda yumuşuyordu. Sonunda büyük şatonun bahçesine çıktı ve gezinmeye başladı. O kadar büyük bir yerdi ki, kaybolacak diye çok korkuyordu. Sonunda gözüne kestirdiği büyük çınar ağacına çıktı ve sabırsızca beklemeye başladı. Onu rahatsız eden şey Koca Benli Carmen değildi. Kontun çocuğuydu! Zengin adam, çocuğunun onuncu yaşı şerefine büyük bir doğum günü partisi veriyordu. Sirkin küçük bir kısmı da onu eğlendirmek için gelmişti. Mr. Moraine de kızıyla beraber konuktu. Sevgili Jezebel'in, sirkteki yaşlı palyaçolar dışında kimse ile dans etmesini istemiyordu!

    Artık kutlamalar başlamıştı. Alhwin sirk çalışanları ile birlikte alt kattaki mutfakta bir şeyler atıştırdı. Ardından hızlı adımlarla onları takip etti. Bu gece maymunlarını yanına getirmediğine seviniyordu. Eğer getirseydi o şımarık çocuğun önünde dans etmek zorunda kalacaktı. Büyük salona girip şaşkınlıkla etrafına baktı. Her yer parıldıyordu! Her şey ışıl ışıldı. Bir anda her şeyi unutup anın heyecanına kapıldı çocuk. Büyük bir disko topunun içinde olduğunu düşünüyordu. O sırada doğum günü çocuğu salına salına salondan içeri girdi. Yanında kont vardı. Onlar içeri girdiğinde kalabalıktan bir alkış kopmuştu.Sanki kral da! dedi içinden. Sonra şov başladı. Sirkin sihirbazları ve palyaçoları çocuğu güldürmesine güldürüyordu; ancak salak şey her kahkahasının ardından memnun olmamış gibi babasına bakıyordu. Alhwin telaşla başını salladı. Ona gününü göstermek için her şeyini yapardı. Palyaçoların gösterileri bittikten sonra yemekler yenmeye başladı. Jezebel, çocuğun yanında oturmuş sürekli ona gülümsüyordu. Taynığm! Sen aklıma mukayyet ol! Ardından dans etmeye başladılar. Jezebel ve şımarık çocuk! Alhwin o kadar sinirlenmişti ki etrafındaki her şeyi kırıp dökmek istiyordu. Bundan sonra şatafatlı her şeyden nefret edeceğim! Sonra gidip çocuğa yumruk atmıştı...

    Jezebel'in öksürmeleri ile kendine geldi oğlan. O kadar geçmişe gitmişti ki, şu anda bulunduğu ortamı kavraması birkaç saniyesini almıştı. Gömüldüğü sandalyesinden doğrularak kendisine gelmeye çalıştı. Rüya mı görmüştü? Yoksa zaman onu geriye mi götürmüştü? Yaşadığı gerçekliğin etkisiyle, Jezebel'in sergilediği garip davranışların farkında bile değildi. Sonunda genç kız doğrulup, Alhwin ile dans etmek istediğini belirttiğinde çocuk kısa bir an şaşkınlık yaşadı. Jezebel ile dans etmek? Bu pek istemediği bir şeydi. Ne de olsa, onun tenine bile dokunmak çocuğun zavallı erkekliğini uyandırırken, beline dokunup onu döndürmek onu mahvederdi. Düşündüğü iğrenç şeyden uzaklaşıp başını silkeledi. Bunu asla kabul edemezdi. Hem içinden içten içe kızıyordu. Sen git prensle dans et! Kollarını birleştirip geriye yaslandı. Ardından yüzüne pis bir sırıtış konduruverdi. " Hayır, öyle bir şey istediğimi söyleyemem. " Esneme numarası yapıp gözlerini kapadı. İlgisiz bir tavırla, " Hevesini aldıysan gidelim artık. " dedi. Genç kızın vereceği tepkiyi merak etse de bir yandan da korkuyordu.


*:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jezebel Moraine

avatar

Mesaj Sayısı : 52
Kan Durumu : kan görünce bayılıyor.
Rp Partneri : alhwin varmış bir tane.

MesajKonu: Geri: Sirk Kaçkınları   Paz Haz. 24, 2012 7:06 pm

    "Önce sağ ayak, sonra sol ayak geriye; kollarını düzgün tut!" Ah bu da neydi böyle? Carmen onu omuzlarından tutarak sözde ahenkli bir şekilde yönlendirirken kız bunları neden yapması gerektiğini anlamıyordu bile. Sirkteki aslanları uyutmak için rahatça kullanabilecekleri bayık bir müziğin eşliğinde delirmiş bir palyaço gibi saçma hareketler yapmayı kabul etmiyordu işte, neden babası ve bu fahişe kadın onu zorluyordu? Şu fahişe lafını da yeni öğrenmişti, gerçi tam olarak ne anlama geldiğinden haberi yoktu ancak babasının bunu sihirbazın yardımcılarından birine bağırarak söylediğini esas alarak kötü bir şey olduğundan emindi. Tabii bunu sesli söyleyebilecek kadar cesareti yoktu henüz çünkü kadının elinin ne kadar sert olabileceğinden haberi vardı. Aslında onun da iyi bir insan olduğunu biliyordu küçük kız fakat o kadar sık sinirleniyordu ki bu iyi yanını diğerleri görebilsin diye bir fırsat bile vermiyordu. Birden içinde yükselen acıma hissiyle birlikte şu deli saçması hareketleri tam da söylediği gibi yapmaya başladı. Ancak bunu becerince her şey bitmiş sayılmazdı, büyüklüğü ile gözlerini dolduran kocaman evde bir odadan çıkıp başka bir odaya girerken orada bulunan görkemli eşyalarla ağzı istemsiz bir şaşkınlık ifadesi belirtmek üzere açılmıştı kızın. Tavandan aşağı kristaller eşliğinde sarkan koca avize ve tümü ahşaptan oluşmuş eşyalar odanın içine uyumluca dizilmişlerdi. Gözlerini birkaç kez kırpıştırdıktan sonra Carmen'in onu yine omuzlarından tutarak oldukça şık bir tuvalet masasınına doğru yönlendirmesine izin verdi ve ayakları da bu duruma itaat etti. Şimdiden beline kadar uzanan bukleli saçları tarak aracılığıyla örülmek üzere düzleştirilirken yanındaki sandalyeye çökmüş olan Alhwin'e aynadan kaçamak bakışlar atıyordu. Aslında çocuk o kadar eğlenceliydi ki kız onunla daha fazla zaman geçirmekten oldukça mutlu olurdu ancak nedense doğduklarından beri aynı ortamda bulunmuş olsalar da o kadar az birlikte vakit geçirebiliyorlardı ki! Bunun sebebini hiç irdelememişti, sonuçta o bir erkekti. Kendisinin aksine vahşi şeylerden hoşlanır ve kızları küçümserdi. O yaşların mantığına bakılacak olunursa hiç kızlar erkeklerle arkadaşlık etmezmiş gibi görünürdü. Kocaman elleri ile saçlarına bir düzen verme çabasına girmiş olan kadının çocuğu kışkışlama çalışmasından bu yüzden hoşnut kalmamaştı işte. Beline kadar salınan saçın üst kısmı daha önce hiç görmediği balıksırtı denen bir şekilde örülüyordu, masmavi gözleri her hareketi dikkatle anlama denemelerine girişmişti. Carmen iyice çileden çıkıp çocuğun arkasından terlik fırlatırken Jezebel de kahkahalarına engel olamamıştı. Elinde olsa çocuğu yanından hiç ayırmazdı! Aslında düşününce bu elinde olan bir şeydi, bir gün bunu babasından istemeye karar verdi. Şımarık bir üzüntü ifadesi sergileyen gözlerini sonunda saçıyla uğraşmayı kesen kadına çevirirken dudaklarını da olabildiğince bükmüştü. "Cağmen, gitmeseydi de oluğdu. Babam bööle çocuklağa siniğli dağvandığını biğ göğse!" Yedi yaşına gelmiş olmalarına rağmen hala söylemekte zorlandığı "R" harfini "Ğ"e dönüştürerek kurduğu cümlenin kadının üzerinde istediği etkiyi bırakıp elini ayağına dolaştırışını izlerken gizlice sırıtıyordu.

    Sonunda yine Carmen'in yardımıyla üzerine geçirdiği kabarık, pembe elbise üzerindeyken aynaya bakınca kendisinin bile nefesi kesilir hale gelmişti, her zamanki gibi bir prensesi andırıyordu ancak bu sefer onu sürükledikleri büyük salona gelince tam olarak bir prenses masalının kahramanı olduğunu kendine inandırabilmesi için hiçbir engel kalmamıştı. Az evvelki bayık müzik çok daha gürültülü şekilde çalınsa da ortamın atmosferi ile birleşince uykusunu falan getirmiyordu, aksine ona öğretilen dans hareketlerini uygulamak için neredeyse can atar hale gelmişti. Kendisinden başka onlarca minik etrafta dolaşıyordu, hepsi de neredeyse Jezebel kadar güzellerdi. Bunu görünce bir duygu, tam olarak adlandıramadığı bir şey, içine oturmuş ve onu sinirlendirmeye yetmişti. Minik adımları salonun içine doğru ilerleyip doğruca babasına doğru giderken hiç gelmeyecekmiş de sonunda teşrif etmeye karar vermiş gibi şaşalı bir yürüyüşle içeri giren ev sahibi ve bu kutlamaların sebebi olan oğlu içeri gelmişti. O kadar kasıntılardı ki kendi sirklerinden gelen insanların gösterilerine bile burun kıvırıyorlardı. Kızın en severek izlediği gösterilerden biri bitirken kontun oğlunun sıkılmış gibi oflayıp puflaması katlanılır gibi değildi. Baştan buraya gelince kendini ne kadar da önemli hissettiğini anımsadı, oysa bu çocuk onları neredeyse küçümsüyordu! Fakat yemek başlayınca baş köşedeki çocuğun hemen yanına oturtulmuş olması diğer konukların kaçamak kıskanç bakışlarını sürekli üzerine çekerken bundan rahatsız olduğunu söyleyemezdi. İsmi fısıltıların içinde kenini oldukça belli ediyordu. Evet, buranın prensesi oydu! Hayatında daha önce hiç yemediği lezzetteki yemekleri tadarken çocuğun anlattığı hikayelere ölçülü kahkahaları ile eşlik ediyordu. Aslında o kadar da kasıntı değillerdi. Neredeyse kızın boyu kadar bir pasta da kesilip dağıtıldıktan sonra en stresle beklediği kısım gelip çatıvermişti. Carmen'in ona öğretmek için kendini yırttığı dans adımlarını içinden durmadan tekrar ederken adının Alexander olduğunu öğrendiği oğlan kendisine ilk dansı teklif etmişti bile. Gülümseyerek salonun ortasına doğru ilerlerken tüm gözler yine üzerine çevrilivermişti, bu onu mutlu mu ediyordu yoksa daha da mı geriyordu karar veremedi. Ellerini korkak hareketlerle çocuğun omzuna yerleştirirken göz ucuyla kalabalığın arasında Alhwin'i görür gibi oldu. Yüzündeki ifadeden anlayabildiği kadarıyla o hem burayı hem de kızın yapmak üzere olduğu dansı oldukça saçma ve komik buluyordu! Gerçi hiç şaşırmamıştı böyle oluşuna. Yine de onun karşısında bir aptal gibi dans ederek kendini rezil edecek olması bir anda onu utandırmıştı. Şimdi birlikte bir sağa bir sola doğru giden insanlarla onlar dalga geçebilirlerdi fakat kızın kendisi dalga geçilenlerden oluyordu şimdi. Tüm o peri masalı hikayesi kafasında tuzla buz olurken zaten tam olarak kavrayamadığı ayak hareketlerini yapmak bir de sürekli çocuğu gözleme çabasıyla birleşince yapılması gittikçe zorlaşan bir hal alıyordu. Üçüncü kez de ayağına basılmasının üzerine sinirlendiği açıkça görülen Alexander'ın oflamaları sonucu özür dilemek üzere ağzını açacaktı ki kafasının hemen yanından geçip kontun oğlunun burnunu kanatmaya yetecek yumruk bu özürlerini sonraya saklamasını gerektirdi.

    Havada uçuşan mumların yarattığı etkiyle iyice ışıldayan salonda onu eski günlerine götürebilecek o kadar çok şey vardı ki. Hala o peri masallarına yakışacak prensesler gibi olduğunu sanıyor muydu, kendisi de emin değildi. Her zaman tatlı bir şımarıklıkla hareket eden kızın artık bol bol emrivaki yapabileceği bir babası yoktu. Bunun şokunu üzerinden geçen aylara rağmen atlatamamış olması bir yana yine de hayatın devam ediyor oluşuna ayak uydurma çabası bazen komik gelecek derecede anlamsızlaşıyordu. Hogwarts denilen bu yer olmasa evsiz olacaklardı, gerçi burayı da asla bir ev şeklinde benimseyebileceğini sanmıyordu. Neden hayatta kalmışlardı? Herkes, her şey yok olup giderken sadece alevlerin daha da yükselişini izlemek onlara ne katmıştı ki sanki, belki de küle dönüşen bedenlerden biri olsalardı daha iyi olacaktı. Artık bir geçmişleri yoktu ve geleceklerinin meçhullüğü kızı inanılmaz derecede strese dokuyordu. Alhwin'e her şekilde güveniyordu tabii ki ama bu yetecek miydi? Hadi burada iki yıl daha kalacaklardı, daha sonra ne olacaktı? Ama, diye kendini Polyannalığa vermeye çalıştı kız yine, hayatta kaldıysak bir amacı mutlaka vardır. Ah evet, hiç değişmemişti işte. Yine bir gün beyaz atlı prensiyle karşılaşıp prenses ünvanını kazanacağı ve mutlu sonlarla geçireceği hayatı bekliyordu. Başına gelenler ona mutlu son denen şeyin var olmadığını öğretmeye yetememişti. Yine kendini görkemli salonlarda, kabarık elbiseler içinde hayal etmeye devam ediyordu işte, yedisinde neyse yetmişinde de o olacaktı belli ki. Beyaz atlı prens arayışıysa hala saçmaydı, gerçi bu tanımı kullanınca ahırda kalan ve sürekli atlarla uğraşan çocuk bir an için olsun zihninden geçmemiş değildi fakat böyle bir şeyin olmasının imkansızlığının farkındaydı herhalde. Çocuğun onu bir yük ve sorumluluktan başka bir şey olarak görmediğine emindi ve prens tanımına en uzak kişilerden biri olduğunu da unutmamak gerekirdi. Yine de, birlikte bir mutlu son o kadar da kötü bir hayal değildi.

    Bu düşünceleri ve hayalleri tek bir hareketle, aşağılayıcı bir alay barındıran gülümsemeyle batıran yine Alhwin olmuştu. Dudağının kenarını hafifçe kaldırarak sarf ettiği cümleler kızın az önceki kendinden eminliğini bir çırpıda silivermişti. Yani, gerçekten, cidden bu kadar kaba olabilir miydi?! Gerçi Jezebel de ne bekliyordu ki! Çocuğun kendi istediği her şeyi yapıp bir de önüne güller sermesini filan mı? Bunu yapacak en sonun kişinin o olacağını en başından beri bilmiyormuş gibi saçma bir tavırla ondan kibarlık bekleyen, üstelik sıkılmasın diye ona teklifte bulunan kendisiydi; yani en başından beri suçlu oydu. Eski alışkanlıklardan kolay vazgeçilmiyordu işte... Bunca zaman onun gerçekten arkadaş olabileceği biri olduğunu düşünerek hata etmişti demek. Gerçekten onun sırtında sadece geçmişten kalma bir yükümlülükten başka bir şey değildi kız. Bir de esneyerek iticiliğin sınırına gelmiş olan çocuğa olan sinirinden gözleri dolmaya başlamıştı bile. Sinirlenince hep böyle oluyordu işte, sulu gözlülüğüne bir çare bulmak neredeyse imkansız gibiydi. Ama hayır, önünde bebek gibi ağlayıp çocuğu yeni okulunun ortasında rezil etmekse omzundaki ağırlığı kaldırmayı tercih ederdi. Onunla uğraşmak zorunda değildi ki oğlan. Uyumak istiyorsa, giderdi. Her şey bu kadar netti işte. Yüzünün sinirden kıpkırmızı olduğunu bildiği halde dikkat çekmemesi olanaksız bir sinirle ayağa kalktı kız, arkasına dönmeyi bir kez bile düşünmeden salonun kapısına doğru ilerledi hızlı adımları. Adımları gittikçe hızlanırken merdivenlere kadar koştuğundan habersiz çöküverdi. Gözyaşları yanaklarından süzülmeye başlarken ellerinin tersiyle ittiği damlalar sinirini daha da bozuyordu. Neden üzülüyordu sanki. Her şey çok yanlış gidiyordu, kızın alışık olduğu düzenden çok daha farklı. Artık bunu kaldıramayacaktı, içindeki her şeyi hıçkırıklarıyla birlikte koyverdi.
    :
     
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Sirk Kaçkınları
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu :: Giriş Katı :: Balo Salonu-
Buraya geçin: